Uzun ve güzel bir çalışma sonucu olarak, Connection e.V, Union Pacifiste de France ve War Resisters’ International, ‘Türkiye’de Vicdani Ret – Askerliğe Hayır!’ başlıklı bir kitapçık yayınladı. Cevrimiçi dağıtımı yapılan bir çalışma 4 dilde hazırlandı: Türkçe, İngilizce, Almanca ve Fransızca.

Kitapçık 15 Mayıs 2021, Uluslararası Vicdani Ret Günü’nde ağ üzerinden dağıtılmaya başlandu. Bugünden itibaren, haftada 1 kez, her Çarşamba günü, bu kitapçığın, sırasıyla, bir içeriğini 4 dilde yayınlayacağız. Pressenza Uluslararası Basın Ajansı bu çalışmanın dağıtımı için gönüllü destek vermektedir.

1990 boyunca yüzlerce askerlik yükümlüsü Türkiye vatandaşı Almanya ve diğer ülkelere iltica başvurusunda bulundu. Vicdani redlerini Türkiye konsoloslukları önünde, basın toplantıları ve başka etkinlikler aracılığıyla deklare ettiler; özellikle Türkiye’nin güneydoğusunda o dönem devam etmekte olan savaş durumunu protesto etmek amacıyla Türkiye ordusunda hizmet etmek istemediklerini açıkça belirttiler. Bir çok durumda, iltica başvuruları yetkililer tarafından reddedildi. Bazı durumlarda ise, mülteci hukuku kapsamında sığınma elde etmeyi başardılar. Bu başarılı sığınma taleplerinde, çoğu zaman, kamusal olarak ilan ettikleri vicdanı redleri dolayısıyla beklenen cezai kovuşturmalar etkili oldu.

Fakat, davaların sayısı arttıkça, Alman makamları, bu sığınma başvurularını reddedebilmelerini sağlayacak bir akıl yürütme yoluna gitti. Örneğin, bir vakada, artık çok sayıda vicdanı retçi olduğu için, Türkiyeli otoritelerin her vicdani retçiye karşı tek tek işlem yapamayacağı, ve bu yüzden de aslında artık herhangi bir zulüm tehdidinin olmadığı ileri sürüldü. Buna göre, dolayısıyla artık herhangi bir zulüm tehlikesi kalmamıştı. Böyle bir karar, o vakada ilgili ceza yargılamalarının başlatıldığına dair kanıtlar olmasına rağmen onaylandı.1 Alman yetkililer burada açıkça, bir kez daha, Türkiye’deki vicdanı retçilerden gelecek sığınma taleplerine kapıyı kapatabilmek ve onları iltica hukuku kapsamında korumayı reddebilmek için bir yöntem geliştirme çabasındaydı.

Bu makalede, Türkiye hükümetinin mevcut baskıcı politikaları ve gerek Avrupa’daki gerekse uluslararası alanda en güncel hukuk belgeleri ve kararları ışığında, Türkiye’den gelen vicdani retçilerin iltica davalarındaki mevcut durumunu inceleyeceğim.

Başlangıç notu: özgürleştirici bir adımın yasaklanması

Connection e.V. çalışmalarında, çoğunlukla somut koşullarının bir sonucu olarak askerlik hizmetine “hayır” diyen, bu hizmeti reddeden, askerlikten ‘kaçan’ veya askeriyeyi terk eden kadın ve erkekleri desteklemeye odaklanır. Özellikle cezai sonuçları ve toplum tarafından bir hain olarak damgalanma riski dikkate alındığında, askerliği ret kararı cesur bir duruştur. Bununla birlikte, vicdanı reddin veya firarın başka bir anlamı daha vardır: Vicdani retçiler ve firar edenler, savaş durumu halindeki toplumlarda savaş mantığının dışında bir eylem olasılığının varlığını gösterirler; yalnızca müttefik ve düşman tanıyan, askeri çatışmayı tek yöntem olarak gören bakış açısının dışına çıkarlar.

Onlara dayatılan orduya katılma, asker olma zorunluluğuna karşı kendi kararlarının ve iradelerinin bu dayatılan zorunluluğa tabi olmadığını gösterirler.

Vicdani retçiler, retleriyle ordunun hiyerarşik işleyişinin olmazsa olmazı olan emir-komuta ve itaat ilkelerini sorgulamaktadır, ki bu da savaşları sona erdirme fikrine kadar varan bir kurtuluş fikrini mümkün kılmaktadır. Her ne kadar asker kaçaklarının ve vicdani retçilerin sayısının tek başına savaşları sona erdirebilmesi çok ender bir durum olsa da, bu örnekler (kendi) toplumları üzerinde bir etkiye sahiptir.

Dahası, birçok kişi için böyle bir adım, savaş suçu işlememek veya kendi komşularına ateş etmek zorunda kalmamak için tek alternatiftir. Sebepler çok çeşitlidir fakat bu sebepler nadiren Almanya’daki dar anlamıyla ‘her türlü savaşın genel reddi’ olarak özetlenebilecek vicdani redde karşılık gelir. Firarilerin ve vicdani retçilerin motivasyonları ise, daha çok kendi somut durumları ve etkilendikleri savaş haliyle ilgilidir. Uluslararası sözleşmelere göre değil, sadece kendi vicdanlarına göre tavır almaktadırlar.

İltica prosedürlerinin gelişimi

Türkiye, vicdani reddi halen bir insan hakkı olarak tanımamaktadır. 1990’ların başından bu yana, 1000’den fazla zorunlu askerlik yükümlüsü genç vicdani reddini açıklamış, yüzbinlercesi ise zorunlu askerlikten farklı yöntemlerle kaçmış ya da saklanmıştır. Bununla birlikte, yüzlerce genç ise ceza ve yargılanma tehdidi nedeniyle yurtdışına kaçmış, iltica talebinde bulunmuştur.

Fakat bu iltica başvuruları sırasında çoğunlukla, vicdani kararlarının ve bunun sonucu olarak karşılaştıkları cezai kovuşturmaların iltica gerekçesi olarak kabul edilmediğini gördüler. Bu davalardan birinde, Almanya’da bulunan Aşağı Saksonya Eyaleti Yüksek İdare Mahkemesi, vicdani ret hakkının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğü konulu 9. Maddesi’den kaynaklanmadığına; ve Sözleşme’nin 4. Maddesi’nin 3. bendinin, zorunlu askerlik hizmetini devletlerin bir hakkı olarak kabul ettiğini belirterek, devletlerin alternatif hizmet sunma yükümlülüğünün bulunmadığına hükmetti. “Türkiye, askerlik hizmetini reddedenleri, motivasyonları ne olursa olsun cezalandırdığından, bu cezalar doğası gereği sadece mevzuatın parçası olarak kabul edilmiştir.”2

Bu arada, 2007 yılından bu yana, bu konudaki yüksek yargı içtihadı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve Avrupa Adalet Divanı’nın vicdani redde ve vicdani red durumunda iltica hakkı verilmesine ilişkin kararları nedeniyle değişmiştir. Özellikle aşağıda belirttiğimiz emsal karar ve yönergeler oldukça önemlidir:

  • 2004 yılında, kimin mülteci olarak tanınabileceğini ve kimin ikincil korunma hakkı alabileceğini tanımlayan AB Yeterlilik Direktifi sunuldu. Yönerge revize edildikten sonra gözden geçirilmiş versiyonu 21 Aralık 2013’e kadar Avrupa Birliği’nin tüm üye ülkelerinde uygulanmaya başlanmak şartıyla yürürlüğe girdi. AB Yeterlilik Direktifi, savaştan veya uluslararası hukuka aykırı eylemlere müdahil olmaktan kaçanları ve zulüm tehlikesi altındakileri korumayı amaçlamaktadır.3
  • 2006 yılında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Ülke v. Türkiye kararında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 3. maddesinin ihlal edildiğine hükmetti. Mahkeme, kararında, özellikle vicdani retçi Osman Murat Ülke’ye karşı açılan çok sayıda ceza davasına değinerek, “[Ülke’nin] askerlik hizmetini yerine getirmesini sağlamak amacıyla cezai hükümlerin ve sürekli olarak birbirini takip eden kovuşturma ve hapis cezalarının sonuçlarının, [Ülke’nin] hayatının geri kalanında sürekli yargılanma olasılığı ile birlikte, orantısız” olduğuna hükmetti. Mahkeme, başvuran için bu durumdan kaynaklanan zorunlu gizlilik halindeki yaşamı “sivil ölüm” olarak nitelendirdi.4
  • 2011 yılında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Bayatyan v. Ermenistan kararında, vicdani retçinin mahkumiyetinin, AİHS’in düşünce, vicdan ve din özgürlüğü konulu 9. maddesini ihlal ettiğine hükmetti. Bu kararla mahkeme, vicdani ret hakkını da tanımış oldu.5 Daha sonrasında, Türkiye’den vicdani retçiler için de benzer kararlar alındı.6
  • 2013 yılında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK), askerlik hizmetiyle ilgili mülteci statüsü başvurularının Cenevre Sözleşmesi bağlamında ele alınmasını tanımlayan Uluslararası Koruma Kılavuzu’nu (No.10) yayınladı.7
  • 2012 yılında, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi yayınladığı bir kararda, devletleri, askerlik yapmayı reddetmeleri nedeniyle kendi ülkelerinde zulüm korkusu yaşayan vicdani retçilere sığınma hakkı vermeyi dikkate almaya teşvik ettiğini ilan etti.8

a) İlke

Haziran 2020’de Julia Idler, Cenevre Mülteci Sözleşmesi kapsamında vicdani retçilerin ve asker kaçaklarının mülteci olarak tanınması yönündeki gelişmeleri içeren ayrıntılı bir çalışma yayınladı.9 Bu çalışmasında Idler, özellikle, Almanya ve Anglo-Amerikan eyaletlerindeki dava ve içtihatları inceledi. Idler çalışmasında, Avrupa Birliği’nin yanı sıra Kanada, Amerika Birleşik Devletleri ve Büyük Britanya’da, yüksek mahkemelerin içtihadının “zorunlu askerliğin tüm vatandaşları (ya da en azından askerlik çağındaki tüm vatandaşları, ve ilgili durumlarda tüm erkek vatandaşları) eşit olarak etkileyen genel bir vatandaşlık görevi olduğuna; bu nedenle bu görevin reddi sonucuyla gerçekleşen kovuşturma ve verilen cezaların meşru bir devlet eylemi olarak sınıflandırdığı”na dikkat çekmekte.10 Yalnızca Avustralya bu konuda daha az kısıtlayıcı bir tutum sergilemekte.

b) Cenevre Sözleşmesi kapsamında mülteci koruması

Yüksek mahkeme içtihadındaki gelişmelere rağmen, Türkiye’de askerlik hizmetini yerine getirmeyi reddeden ve bunun sonucu olarak zulme maruz kalan kişiler, Cenevre Sözleşmesi kapsamında mülteci korumasından mahrum bırakılmaya devam edilmektedir. Vicdani retçilerin, retlerinden dolayı ceza alıyor oluşları tek başına yeterli bir sebep olarak görülmemektedir. Ancak ek bir zulüm durumu gösterilebilir, veya aldıkları cezanın orantısız olduğu kanıtlanabilir, ya da yaşadıkları zulme siyasi nedenlerle kasıtlı olarak maruz bırakıldıklarını gösterebilirlerse, yetkililer ve ilgili mahkemeler onları mülteci olarak tanımayı dikkate almaktadır.

Örneğin, son yıllarda Türkiye’de vicdani retlerinden ötürü aldıkları cezalara ek olarak siyasi faaliyetleri nedeniyle cezai kovuşturmaya maruz kalan ve bunu ispat edebilen Türkiyeli retçiler olmuştur. Burada özellikle “halkı askerlikten soğutma” suçunu tanımlayan (ve dolayısıyla ordu hakkında herhangi bir eleştirel ifadenin, hatta vicdani ret çağrılarının bile suç sayılabilmesini mümkün kılan) Türk Ceza Kanunu’nun 318. Maddesi kapsamındaki kovuşturmalar etkili olmuştur.

Terörle Mücadele Kanununun 7/2 maddesi de konu ile ilgilidir. Bu yasa kapsamında vicdani retçilere, destekçilerine ve barış aktivistlerine, şiddet içermeyen görüşleri nedeniyle, “terör örgütü propagandası yaptığı” suçlamasıyla defalarca dava açılmıştır. Bu bağlamda Kıbrıs ve Fransa’da iltica başvurusu kabul edilmiş vicdani retçiler olmuştur.11

c) İkincil koruma

AB Yeterlilik Direktifi 15. Maddesi, başvuru sahibine işkence, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele veya cezalandırma ile karşılaşması durumunda ikincil koruma sağlar. Bu hakkın kapsamı, AİHS 3. Maddesi’ne kadar uzanmaktadır. Burada özellikle belirtmek gerekir ki, AİHM, yukarıda açıklandığı üzere, Ülke v. Türkiye kararında, Ülke’nin vicdani reddinden dolayı tekrar tekrar cezalandırılması nedeniyle, AİHS’in 3. Maddesi’nin ihlal edildiğini tespit etmiştir. Bu kapsamda, örneğin Almanya’da Azerbaycanlı bir vicdani retçiye ilişkin verilen bir hükümden söz edilebilir. Alman Mahkemesi kararında şöyle demiştir: “Azerbaycan’da askerlik hizmetini devamlı olarak reddeden (…) bir Azerbaycan vatandaşı, tekrarlanan ve dolayısıyla orantısız bir şekilde uygulanan uzun hapis cezalarını hesaba katmalıdır. Bu durum, askerlik hizmetinin yerine getirilmesini sağlamak amacıyla orantısız olarak küçük düşürücü ve aşağılayıcı bir ceza riski oluşturmaktadır. “12 Ancak mahkeme bu davadaki kararına yalnızca “davacının gerçekten de vicdani gerekçelerle askerlik hizmetini reddettiğine” ikna olduğu için ulaşmıştır.

d) Bir insan hakkı olarak vicdani ret

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi vicdani reddi düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün bir sonucu olarak tanımlasa da, bu hala mülteci hukukuna yansımamıştır. AB Yeterlilik Direktifi’nin 9. Maddesi, vicdani retçiler için temel korumayı fiilen hariç tutar ve olası koruma statüsünü yalnızca uluslararası hukuka aykırı eylemlerin veya savaşların reddedilmesiyle ilişkilendirir.

Bununla birlikte, sığınma başvurusu durumunda, AİHS’in ihlal edilip edilmediğine dair ek bir inceleme yapılır. Almanya’da, sınır dışı edilmenin önündeki bir engel olarak, olası en kötü durum olan İkamet Kanunu Madde 60/5’ten bahsetmek yerinde olacaktır. Bu kanuna göre: “İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair 4 Kasım 1950 tarihli Sözleşme’nin uygulaması sınır dışı etmenin kabul edilemez olduğunu gösterdiği sürece bir yabancı sınır dışı edilemez.”

e) Kısmi vicdani ret

Vicdani retçilerin tümü kategorik olarak tüm savaşlara karşı mutlak bir duruş alır demek hatalıdır. Vicdani ret kararı çoğu durumda, özellikle savaş veya gerginlik ortamlarında, belli kişisel veya sosyal koşulların bir sonucu olarak verilir. Örneğin Türkiye’de, ağırlıklı olarak Kürt nüfusun yaşadığı ülkenin doğusunda hizmet vermeyi reddeden birçok asker vardır. Ancak böylesine kısmi bir karar bile, askeri operasyonlara katılmama ve silah kullanmayı reddetme inancını yansıtır. BMMYK, kılavuz ilkelerinde vicdani reddin, bireylerin “güç kullanımının bazı durumlarda haklı olduğu halde bazılarında haklı olmadığı ve bu nedenle böyle durumlarda itiraz etmenin gerekli olduğuna” inandığı hallerde de geçerli olduğunu belirtmektedir.13 Avrupa Adalet Divanı Başsavcısı Eleanor Sharpston, 11 Kasım 2014 tarihli görüşünde, vicdanı ret teriminin “yasal, ahlaki veya siyasi gerekçelerle spesifik bir çatışmaya itiraz eden veya bu çatışmada kullanılan araç ve yöntemlere itiraz eden kişileri de kapsayabileceğini” kaydetmiştir.14 Bu yorum henüz iltica işlemlerine yansıtılmamıştır.

f) Yasadışı savaş veya uluslararası hukuku ihlal eden eylemler

Yukarıda da belirtildiği gibi, AB Yeterlilik Direktifi, bir savaştan veya uluslararası hukuku ihlal eden eylemlerden kaçan ve zulüm görenleri korumayı amaçlamaktadır. Türkiye’deki duruma uygulandığında, bu, sığınma başvurusunda bulunan kişinin Türk ordusunun bu tür savaş suçları işlediğini ve büyük olasılıkla bunlara zorunlu asker olarak katılmak zorunda kalacağını kanıtlaması gerektiği anlamına gelir. Şu anki durumda böyle bir iddianın ispatının nadiren sağlanabileceğini ve ispat için talep edilen seviyenin de özellikle yüksek tutulduğu söylemek gerekir.

g) Vicdani reddin inanılırlığı

Yetkililer ve mahkemeler, vicdani redde ilişkin kararlarını çok yüksek standartlara dayandırmaktadır. Örneğin Almanya’da mahkemeler kararlarında onlarca yıl içinde Alman vicdani retçilerin yargılamalarında gelişen içtihata bakarak hareket etmektedir. Saarland İdare Mahkemesi, Kürt bir vicdani retçinin davasındaki kararda şu ifadeleri kullanmıştır: “Böyle bir vicdani karar, vicdani retçinin içsel olarak kendisini bağlayıcı olarak deneyimlediği ve ters düşmesi halinde ağır ahlaki ikilemlere düşmeden hareket edemeyeceği ahlaki bir kararı gerektirir. Gerekli olan, savaşta insanların öldürülmesine, ve dolayısıyla kişinin kendisinin herhangi bir silah kullanımına karşı geliştirdiği vicdani bir karardır. Mutlak olmalıdır ve duruma özgü olmamalıdır. “15 Başvuran, reddini mahkemenin tarif ettiği şekilde açıklamadığı için sığınma başvurusu reddedilmiştir.

Vicdani retçilerin ilticaya ihtiyaçları var

Yukarıda bahsettiklerimizden, prensip olarak, vicdani ret veya asker kaçaklığı durumundan yargılanmanın, Cenevre Sözleşmesi anlamında zulüm olarak görülmediği sonucuna varabiliriz. Burada yalnızca bir suçun yargılanması, yani asker veya yoklama kaçaklığı durumunun yargılanması durumunun olduğunu fakat bunun ilgili kişiyi hedef alan siyasi zulüm anlamında bir işlem olarak dikkate alınmadığını düşünebiliriz. Burada vicdani karar göz ardı edilmektedir. Kanımızca bu görüş, yasal gelişmeler ışığında artık kabul edilemez.

AB Yeterlilik Direktifi’ne göre mülteci olarak tanınma, söz konusu kişinin Cenevre Sözleşmesi’ne göre mülteci statüsüne sahip olabildiği, Sözleşme kapsamında bir zulme maruz kaldığının tespit edildiği durumlarda mümkündür. Yeterlilik Direktifi’nde şu ifadeler yer almaktadır: “Cenevre Sözleşmesi Madde 1 (A) ‘nın anlamı dahilinde mülteci statüsüne hak kazanmanın şartlarından biri, ırk, din, milliyet, siyasi görüş sebebiyle veya belirli bir sosyal gruba aidiyetten ötürü zulme maruz kalma veya bunlara karşı korumanın olmamasıdır. “16

a) Belirli bir sosyal gruba aidiyet

Askerlik hizmetini reddeden kişilerle ilgili olarak, belirli bir sosyal gruba aidiyet konusu bugüne kadar neredeyse tamamen göz ardı edilmiş bir konudur. BMMYK, sosyal grubu kılavuz ilkelerinde daha ayrıntılı olarak tanımlamış ve şöyle demiştir:

“Belirli bir sosyal grup, zulüm görme riski dışında ortak bir özelliği paylaşan veya toplum tarafından bir grup olarak algılanan bir grup insanı içerir. Karakteristiği genellikle doğuştan gelen, değiştirilemez ya da bunu dışında, kimliğin, vicdanın veya kişinin insan haklarını kullanmasında temel bir parça olmasıdır.“17 Benzer şekilde, Avrupa Birliği’nin Yeterlilik Yönergesi de Madde 10 (d)‘de bir sosyal grubu tanımlamaktadır.

Buna göre, BMMYK, 10 Numaralı Kılavuz İlkelerde, vicdani retçilerin, “kimlikleri için temel olan bir inancı paylaştıkları ve toplum tarafından belirli bir grup olarak algılanabilecekleri de göz önüne alındığında” belirli bir sosyal grup olarak görülmesi gerektiği sonucuna varmaktadır. BMMYK’ye göre: “Bu, asker kaçakları veya firar edenler için de geçerli olabilir çünkü her iki kategorideki başvuru sahibi de değişmez ortak bir özelliği paylaşırlar; askerlik hizmetinden kaçınma veya kaçma geçmişi. Bazı toplumlarda, askerlik hizmetini ülkeye sadakatin bir işareti olarak algılayan genel tutum düşünüldüğünde, ve / veya [firarileri] bir grup olarak ayrıştıran veya farklılaştıran maruz kaldıkları farklı muamele dikkate alındığında [örneğin, kamuda istihdama erişimde ayrımcılık] firariler belirli bir sosyal grup olarak algılanabilir. Aynı durum asker kaçakları için de geçerli olabilir. Askere alınanlar, gençlikleri, askeri birliklere zorla sokulmaları veya deneyim eksikliği ve düşük rütbeleri nedeniyle aşağı statüleri ile karakterize edilen bir sosyal grup oluşturabilir.” 18

b) Zulümler

Yukarıdakilere ek olarak, askerlik hizmetini reddeden veya askerden kaçan kişiler, “sivil ölüm” statüsü nedeniyle Türkiye’de hem cezai kovuşturmaya hem de zulme maruz kalmaktadır. Bu, yukarıda özetlendiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından 2006 yılında yapılan bir tanımdır. Bu durum, onları bir dizi medeni haktan mahrum bırakmaktadır. Kovuşturma için belirleyici faktör, eylemlerinin nedenleri değildir. Sadece eylemin kendisi, devletin amaçlarına aykırı kabul edilir. Örneğin, ömür boyu zorunlu askerliğe tabi tutulurlar, yani cezalandırıldıktan sonra tekrar ve tekrar askere çağrılırlar ve bu nedenle defalarca cezalandırılırlar. Askerlik hizmetini yerine getirmeyi reddedenler, medeni haklarından fiilen mahrum bırakılmaktadır. Pasaport alamazlar, yasal olarak istihdam edilemezler, seyahat özgürlükleri kısıtlanır, sürekli olarak askere alınma ve tekrar yargılanma riski altındadırlar, banka hesabı açamazlar ve seçimlerde oy kullanamazlar. Dolayısıyla vicdani retçiler, kendilerini toplumdan dışlayan, onları temel medeni haklardan ve insan haklarından mahrum eden; fiilen yasadışı bir statüye zorlayan geniş kapsamlı idari önlemlerle karşı karşıyadır.

Vicdani retçiler ayrıca idari tedbirlerle güçlendirilmiş toplumsal damgalama ve ayrımcılığa ve dolayısıyla cezai yaptırımların ötesine geçen bir zulme maruz kalmaktadır.

Özet

Bu değerlendirmelere dayanarak, Türkiye’de askerlikten kaçan veya askerliği reddeden ve bu nedenle zulme maruz kalan kişiler bir yandan Cenevre Sözleşmesi kapsamında bir sosyal grup olarak değerlendirilmeli, diğer yandan iltica yasası kapsamında korunmaları sağlanmalıdır. Savaşa ve savaş suçlarına katılmayı reddeden kişilerin mülteci korumasından mahrum bırakılması ve sınır dışı edilmeleri sorumsuzluktur. Bu, onları savaşlardan sorumlu olan savaş ağalarının insafına bırakmaktadır.

Rudi Friedrich
Connection e.V.


1- Verwaltungsgericht Gießen, 25 Ocak 2006
2- OVG Niedersachsen, D2 Mart 2007 – 11LA 189/06;
3- Directive 2011/95/EU of the European Parliament and of the Council of 13 December 2011 on standards for the qualification of third-country nationals or stateless persons eligible for subsidiary protection, for a uniform status for refugees or for persons eligible for subsidiary protection, and for the content of the protection granted, L 337/9, article 9 par. 1e, https://kurzelinks.de/fkof
4- European Court for Human Rights, Judgment, 24 Ocak 2006, application no. 39437/98
5- European Court for Human Rights, Judgment, 7 Temmuz 2011, application no. 23459/03
6- Yunus Erçep v. Turkey, 43965/04, 22/11/2011; Feti Demirtaş v. Turkey, 5260/07, 17/01/2012; Halil Savda v. Turkey, 42730/05, 12/06/2012; Mehmet Tarhan v. Turkey, 9078/06, 17/07/2012
7- UNHCR: Guidelines on International Protection no. 10. 3 Aralık 2013, HCR/GIP/13/10. Düzeltilmiş 12 Kasım 2014: http://www.unhcr.org/529efd2e9.html
8- UN Human Rights Council. A/HRC/ RES/24/17, 27 Eylül 2013, http://ap.ohchr.org/documents/dpage_e.aspx?si=A/HRC/RES/24/17
9- Julia Idler: Die Flüchtlingsanerkennung von Wehrdienstverweigerern und Deserteuren nach der Genfer Flüchtlingskonvention, Nomos Verlag, Baden-Baden 2020.
10- Julia Idler, p. 126f
11- Asylum Service of the Republic of Cyprus, Halil Savda davası, 24 Ekim 2017. F17-02131 R
12- Verwaltungsgericht Lüneburg, 16 Kasım 2020, 2 A 21/18, https://www.asyl.net/rsdb/m29074/
13- UNHCR, loc. cit.
14- European Court, Opinion of General Advocate Sharpston, C-472/13, Nokta 53. https://en.connection-ev.org/pdfs/14StSh-en.pdf
15- Verwaltungsgericht Saarland, 21 Kasım 2018 – 6 K 1091/17 – asyl.net: M27072, https://www.asyl.net/rsdb/m27072/
16- Directive 2011/95/EU, (29)
17- UNHCR, Guidelines on International Protection, HCR/GIP/02/02, 7 Mayıs 2002
18- UNHCR, Guidelines on International Protection No. 10, 12 Kasım 2014, HCR/GIP/13/10/Corr. 1, par. 58


Yazı dizisinin önceki içerikleri

Türkiye’de Vicdani Ret | Askerliğe Hayır!
Eylemlerden e-postalara Türkiye’de Vicdani Ret