Yol Hikayeleri (2)

06.05.2020 - Ercan Jan Aktaş

Yol Hikayeleri (2)

Sevgili Sadık, seninle uzun bir yol hikayesinde tanışmıştık. ‘O Zamanlar’ diyorum, tarihsel olarak uzak bir zaman dilimi olmasa da, atmosfer olarak bana çok uzak geliyor şimdi. Vicdani Retçi Halil Savda’nın 1 Eylül (2012) Dünya Barış Günü’nde Roboski’den Ankara’ya başlattığı, ve yolda çeşitli çalışma alanlarından onlarca şavaşkarşıtı’nın dahil olduğu bir yürüyüştü. Seninle orada birlikte yürüdük bir kaç gün. Senin yürüme, yol hikayelerin hep devam etti dünyanın dört bir yanında.

Öncelikle kısaca seni tanıyabilir miyiz, kimdir Sadık Çelik, neler yapar, nerelerde yaşar, dertleri nelerdir?

Ömrüm, sonsuz yollara yazılı asî bir (A)şk yolculuğudur.

Kendimden söz etmeyi pek beceremesem de her insan gibi benim de anlatılacak bir hikâyem var tabii… Fazla detaya girmeden söylemem gerekirse, hikâyemin ana atardamarı İstanbul’dur. Benim bugün durduğum ya da duramadığım şehirlerle ve ülkelerle olan ilişkimde İstanbul çok özel bir yer tutar. Yalnız, bu bir aidiyet duygusu olarak algılanmasın; çünkü o duyguyu terk eyleyeli çok oldu. Ben ömrümü bir yere, bir aileye, bir evliliğe, bir eve, bir işe, bir okula, bir köye, bir şehre, bir ülkeye… ait yaşamıyorum artık. Evet, ben artık her yere ve aslında “hiç bir yere” aitim.

Çok severek yaşadığım şehr-i İstanbul’un ekolojik – sosyal dokusunu hızla kaybettiğini anladığım 2003 sonbaharında ona bir veda busesi bırakıp, uzak ve yaban diyarlara doğru hiç bitmeyecek olan bir yola çıktım.

Velhasıl, 16 yıldır resmî adresim Fransa gözükse de kıtalar arası (eko-gezgin) bir hayatın sonsuz izinde, ‘başka türlü’ yol almaya devam ediyorum..

Bununla birlikte yine de İstanbul, asi çocukluk, gençlik, hapislik ve gazetecilik yıllarımın o, iyi -güzel, buruk – kırık anılarıyla, benimle yaşamaya devam ediyor içimde…

Fransa’da bir sürgün olarak başlayan yıllarım, uzatmalarını oynayan bir beraberliğe nihaî bir -karşılıklı- kararla veda ettikten sonra kendi yolunda, kendi halince ilerlemeye koyuldu.

Ve anladım ki ömrüm, sonsuz yollara yazılacak dizginsiz bir (A)şk yolculuğudur.

2) ‘Yol’da Olmak’ hikayen nasıl başladı Sadık?

2012 senesinin 28 Aralık günü, Türkiye – Kürdistan Roboski’de çoğu çocuk yaşta 34 Kürt genci, Türk savaş uçakları tarafından katırlarıyla birlikte bombalanarak katledildi.

Bu olayın yankıları devam ederken; vicdanî redçi Halil Savda, Roboski’den Ankara’ya bir ‘Barış Yürüyüşü” başlattı. Kısa süre sonra başka şehirlerden ve başka ülkelerden gelen sayısız farklı kimlikten insan da bu yürüyüşe dahil oldu. Tabii ben de yerimde duramazdım artık… On yıllardır bir halkın dilini, kültürünü yok etmeye çalışan bu kirli savaşın vicdanıma yüklediği borcu ödemek için yüreğimi barışla kuşanıp, İstanbul’dan arkadaşım olan Nimet Arıkan’la birlikte Antep etabında yürüyüşe dahil oldum. Nitekim seninle de orada karşılaştık.

Roboski Katliamı’ndan sonra bir vicdanî redcinin adımlarıyla başlayan ve sonra başka adımlarla, başka yüreklerle çoğalan yüzlerce kilometrelik vicdan kardeşliğimiz, sonunda barışın çığlığını Ankara’ya, yani devletin ve Meclis’in güzergâhına ulaştırmayı başardı.

Bu yolculuk benim için olduğu kadar, yürüyüşün diğer katılımcıları için de çok önemli bir deneyim oldu. Birbirini hiç tanımayan bireylerin bu çok kimlikli tarihsel barış-vicdan yürüyüşü, tartışmalı eksikleri ve kusurları bir yana, çok güzel kardeşliklere, dostluklara vesile oldu. En önemlisi de bir kişinin değil, herkesin vicdanını, “kolektif bir akılla, emekle ve sevgiyle koruyarak” barışa yürüdüğü bir “yol hikâyesi”ydi… 

Anladığım kadarı ile Roboski sende de bir yara olarak kalmaya devam ediyor.

Barışın resmini kanatlı çizerler; oysa yüzyıllardır yaralı ve yorgundur kanatları Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın…. Barışın Roboski’de vurulan kanatları, 8 buçuk yıl sonra bile hâlâ kanamaya devam ediyor. Öyle anlıyorum ki Roboski’de katledilen çocukların ve katırların vicdanlarımızdaki sızısı hiç dinmeyecek. Roboski’de katledilen çocukları ve gençleri, o kederli günlerin anısına bir kez daha saygıyla anıyor, barışın vicdanına yürüyen yol arkadaşlarıma da sevgilerimi yolluyorum.

Barış yürüyüşü”nden Gezi’ye koşar adım…

Barış uzun bir yürüyüş ve sende artık yolda olma hallerine koyuldun. Ve  “asi çocukluk, gençlik, hapislik ve gazetecilik yıllarım” dediğin İstanbul’a döndün bir kez daha.

Senin de bildiğin gibi, 27 Mayıs 2013 tarihinde İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’nda bulunan kadim ağaçların iş makineleriyle kesilmesi, sosyal medya ağlarında kendi kendine organize olan binlerce yaşam savunucusunu, olağanüstü yaratıcı bir dayanışma etrafında tarihî bir ekolojik – sosyal direnişin aslî unsuru haline getirdi. 

Ben de tesadüfen o günlerde İstanbul’daydım ve bir kaç gün sonra (31 Mayıs’ta) Fransa’ya geri dönecektim. Bununla birlikte, ağlardaki paylaşım yoğunluğundan bir şeylerin olacağını sezinledim ve ağaçların kesildiğinin ertesi günü, yani 28 Mayıs’ta koşar adım Gezi Parkı’na gittim. İş makineleri ve polis, parktaki protestocuların etrafını çevirmiş; polis amirleri, Milletvekili Sırrı Süreyya Önder ve göstericilerle gergin bir tartışma yürütüyordu… O anda içimden bir ses, ”Geri dönüş biletini unutabilirsin,” dedi… O gün ve o geceden itibaren, parka yürüyen binlerce yaşam savunucusunun arasında ben de vardım artık…

Polisin orantısız müdahalesi ve dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın inşaatın yapılacağına dair ısrarcı açıklamaları, hükümetin baskıları ve özel yaşama müdahaleye kadar varan yasakçı uygulamaları yüzünden toplumda biriken potansiyel sosyal öfkenin, Gezi Parkı’nda patlayarak açığa çıkmasını sağlamıştı.

İsyan İstanbul’da çıkıp, başta Ankara ve İzmir gibi büyük şehirler olmak üzere Türkiye’nin bütün diğer illerine yayıldı. 1 Haziran’da ise, Türkiye’nin ve dünyanın en kitlesel ve en radikal ekolojik sosyal direnişi ile karşı karşıya kalan Türk devlet güçleri, Taksim Meydanı’na yağdırdıkları gaz bombalarının bulutları arasında geri çekilmek zorunda kaldılar. 

Gezi direnişçileri, parkın bulunduğu meydana çıkan bütün ana ve ara yolları barikatlarla çevirerek, binlerce yaşam savunucusunun birlikte yarattığı kolektif ve özerk bir “yeni yaşam deneyi” başlattılar.

Gönüllü yaşam savunucuları kampta kütüphane, revir, mutfak gibi tesisler kurdular. Fakat ne yazık ki bir süre sonra, dönemin valisi ile direnişin temsilcileri arasında yapılan ilk ve son görüşmede valinin, “Ana yollardaki barikatların kaldırılması ve güvenlik kuvvetlerinin (göstericilere müdahale etmemek üzere) alana girişlerine izin verilmesi” talebi, safça bir iyi niyetle kabul edildi. Taksim Dayanışması’nın sözcüleri, alana girişteki bütün ana yollara kurulmuş olan barikatları kaldırmayı kabul ettiler.

Bu stratejik hata, direnişin yarattığı (Gezi Parkı’ndaki sosyal kazanımları da aşan) genel politik muhteva düşünüldüğünde, çok büyük bir geri adımdı.

Bu karar barikatlara iletildiğinde, direnişçilerin büyük bir kesimi bunu kabul etmek istemedi. “Polisin alana girişine izin verilmesinin, alanı tekrar polisin intikamcı saldırılarına açık hale getireceğini; dahası, alanı ve dolayısıyla da Gezi Parkı’nı ele geçirmelerini sağlayacağını,” söyleyerek (bu çaresiz karşı çıkışa, Taşkışla’daki ana barikatta yer alan direnişçilerden biri olarak tanık olmak, beni çok etkilemiştir; gözyaşları içinde barikatı tekmelediğimi hatırlıyorum,) ısrarla ama çaresizce karşı çıktılar. Ne var ki itirazlarımız hiçbir karşılık bulmadı ve Taksim Dayanışması bir süre sonra kararı telsizlerle anons etti.

Bu stratejik hata hem barikatlardaki direnişçiler arasında çok ciddî bölünmelere neden oldu, hem de çok geçmeden devlet otoritesinin bütün güçleriyle birlikte alana tekrar geri dönmesine yol açtı. Nihayet 15 Haziran akşamı korkulan oldu; AKM’nin (Atatürk Kültür Merkezi) önünde konuşlanmış olan polis güçleri, Gezi Parkı’ndaki savunmasız direnişçilere ve çadırlarına karşı saldırıya geçtiler. Bu acımasız ve büyük saldırıya son derece hazırlıksız yakalanmaları yüzünden gereken mukavemeti gösteremeyen direnişçiler, direnişlerine ara sokaklara mevzilenerek devam etmek zorunda kaldılar.

Bu olaydan sonra gerek “geleneksel otoriter sol”un (direnişin potansiyel gücünü ele geçirmeye dönük) manipülasyonları, gerek mevcut direniş alanının devletin kontrolüne geçmesi, gerek parkın hukukî olarak geri kazanılması ve gerekse toplumsal kesimlerin hak ve özgürlükleri adına iktidara karşı iletmiş oldukları politik ‘uyarı’nın oluşturduğu kanaatler neticesinde, Gezi Direnişi fiili olarak kendiliğinden sönümlendi.

Bundan daha ötesi olur muydu? Bence bu tablo ile olmazdı.

Ve nitekim “gezi ruhu” dediğimiz müthiş motivasyon da Türkiye’nin çeşitli illerindeki parklarda gerçekleştirilen forumlar biçiminde bir süre daha dolaşımda kaldıktan sonra sona erdi. Bununla birlikte, yarattığı muazzam etki, “ruhsal bir rüzgâr”a dönüşüp, dünyanın pek çok yerinde benzer direnişlere ilham kaynağı oldu.

Bu asî rüzgâr, bir daha kendi yatağına ne zaman ve hangi koşullarda geri döner bilinmez; ancak sen de bilirsin ki “İstanbul’un havası hiç belli olmaz.” 

Avrupa yollarında başka bir dünyaya açılan eko-radikal bir ufka doğru.

Roboski’den Ankara’ya, daha sonrada Gezi Direnişi Zamanları ile Türkiye’de aslında “Başka bir siyaset/hayat mümkündür” diyenlerin en çoklu halleri içinde yer aldın. Yaşadıkların ve de sana kattıkları ile senin yolda olma hallerin ile çok yakın duran bir politik hat aslında. Sen buna Fransa’daki direnişin önemli bir adresi olan ZAD’ı da kattın.

2013 senesinin sonbaharında sosyal medyada, “Sivens-ZAD Testet” imzasıyla ‘baraj karşıtı bir direnişe’ çağrı yapan bir metin yayınladı. İlgili sitedeki metni ve daha önceki paylaşımları merakla okuyup inceledikten sonra, “İşte benim için yeni bir yolculuk başlıyor!” diyerek, önce Sete’deki evimde ne kadar eşyam varsa hepsini ihtiyacı olan arkadaşlarıma dağıttım, sonra da sırt çantamı yüklenip Sivens Testet’e doğru yola çıktım.

Sende bu yolda olma hallerine katkısı olan bir şeyler oldu mu?

2011 yılında Hollanda’daki bir arkadaşımın kütüphanesinde rastladığım, Murray Bookchin’in “Ekolojik Bir Topluma Doğru”* adlı kitabının bende yarattığı yeni uyanışla ve Gezi Direnişi’nin bitmeyen heyecanı ile ZAD Testet’deki direniş ve yaşam alanına ulaştım. Böylece, ”Bu mücadelede düşlerimle ve yüreğimle ben de varım!” diyerek, ZAD Testet’deki baraj projesine karşı mücadeleye katıldım.

ZAD Testet, benim için çok önemli bir deneyimdir ve daha sonraki ZAD NDdL, ZAD Keelbeek (Belçika), Hambach Forest (Almanya), S.O.S Halkidiki (Yunanistan), Kuzey Ormanları Savunması (İstanbul), HES ve Yeşil Yola Dur De (Samistal), Cerattepe Geçilmez (Artvin), Siyanürle Altına Hayır (Ordu-Fatsa), Bask Ülkesi İşgal Köyleri ve Patagonya (Şili ve Arjantin) Mapuchelerinin “toprak ve özgürlük komüniteleri” ve Ekvator Amazonu’ndaki Sarayaku -Yasayan Orman Komünü” gibi birbirinden uzak, fakat birbiriyle doğrudan ilintili mücadele alanlarına yaptığım dayanışma yolculuklarıma esin kaynağı olmuştur.

Başta da vurguladığım gibi, ben aidiyet duygusunu reddeden biriyim ve yaşam alanımı bir yerle, bir şehirle, bir ülkeyle ve dahi bir kitapla vs sınırlamıyorum. Dünyadaki bütün korunması ve savunulması gereken doğal güzergâhları, “öz yaşam alanım”; bu alanlara yönelik tehdit ve saldırılara karşı mücadele etmeyi de “doğal bir refleks” olarak görüyorum. Bu nedenle beni pek çok uzak-yakın diyarda, elimde kameramla ekolojik sorunlara karşı yürütülen mücadelelerin yanında, safında görmeniz şaşırtıcı değil… 

Kendimi, yani aklımı, yüreğimi ve söz geçiremediğim ayaklarımı, bu mücadelenin yollarına rezerve etmiş durumdayım.

Ilısu Barajına karşı Hasenkeyf Direnişi içinde de yer aldın. Hasankeyf sanırım bütün bu zaman dilimi içinde çok net kaybettiğimiz bir yaşam alanı oldu.

ZAD NDDL büyük final direnişinden (2018) sonra, yüreğim beni başka ZAD diyarlarına doğru yönlendirdi. Önce uygarlıklar diyarı Mezopotamya’ya can suyu olan Dicle’de Hasankeyf için dayanışmaya, sonra da “Asi özgürlüğümün Mapuche yurdu” dediğim, Patagonya’ya götürdü. Son üç yıldır kameramla birlikte Patagonya’da (Arjantin) ve Arakunya’da (Şili) Mapuche halkının “toprak ve özgürlük mücadelesi”nin yanında, safındayım. Bu yolculuğuma en son Amazon yerli halklarının “kendi eko sistemlerini koruma mücadelesi” de eklemlenmiş oldu.

Evet; ne yazık ki Hasankeyf’i yaşatamadık, Dicle’yi özgürleştiremedik. Hasankeyf için seferber olunan her dayanışmanın değerli bir çırpınış olduğunu vurgulamakla birlikte, bir uygarlığı kurtarmak için gerekli olan öz bilince, sahiplenmeye ve dahası, buna koşut genel bir direniş yaratabilecek koşullara sahip olmadığını da üzülerek belirtmem gerekiyor. Bu yetmezliğin nedenleri elbette ki çok boyutlu özgünlükler içermekte ve asıl irdelenmesi ve ders çıkarılması gerekenler de bu özgün durumların iç dinamikleri…

Sence bu kaybın nedenleri nelerdir?

En önemlilerinden birkaçını ifade etmem gerekirse; birinci neden, taa başından itibaren sorunun birincil muhatabı olan Hasankeyf’in yerli halkının, onunla dayanışma içinde olan arkeologların, sosyologların, akademisyenlerin, gazetecilerin, sanatçıların, yazarların ve yereldeki pek çok sosyal dayanışmacının gerisinde kalmasıdır. Ya da şöyle söyleyeyim; yerel halk, “Hasankeyf yaşasın!” diye bir şeyler yapmaya çalışan sosyal grupların çabalarını, kendi ekolojik sosyal geleceğiyle tam olarak buluşturamamıştır. Çünkü, devletin asimilasyona ve inkâra dayalı baskıcı otoritesi ile kendi ekonomik sosyal hayatı arasındaki (kayıt dışı ekonomilere bağımlılık ve devlet otoritesi ile bürokrasisinin bu paradoksal durumları şantaja çevirdiği) sakıncalı uçurumlar, onu Hasankeyf’in tarihî, sosyal ve ekolojik aidiyetlerine yabancılaştırmıştır. Dolayısıyla, bütün bu açmazlar arasında geriye sadece ve sadece dayanışma gruplarının Hasankeyfliler’in önüne geçen çabaları kalmıştır; ki bu durum, devletin, direnişi çok daha kolay baş ederek etkisizleştirebilmesini sağlamıştır. Nitekim devlet, elindeki bütün karşı konulamaz (UNESCO’nun hantallığı ve ilgisizliği dışında, onu korumacılığa zorlayacak hiçbir prosedürün olmayışı ve buna ek olarak, baraj inşaatında yer alan büyük şirketlerle taşeron ilişkileri olan Kürt işverenler gibi) “koz”ları dibine kadar değerlendirmiş ve bu kozların avantajlarını bütün Orta Doğu ülkelerini hedef alan “stratejik su savaşları planı” için gözünü kırpmadan kullanmayı başarmıştır.

Hasankeyf’in kolay kolay kurtarılamayacağı yönündeki endişemde, orada bulunduğum günler boyunca yaptığım bu gözlemlerimin doğrudan etkisi olmuştur. Nitekim, sonuç olarak, Hasankeyf, “Hasankeyf için geç değil!” diye diye, gözlerimizin önünde sulara gömüldü. Bu trajik sonuçta, Kürt hareketinin politik hantallığı ve farklı önceliklerinden doğan körlüğü yanında, baraj projesinde yer alan taşeron Kürt iş adamlarının rolüne dair sessizliği ve de tavırsızlığı da büyük rol oyanmıştır. Hasankeyf’i yaşatmaya çalışan dayanışmacılar son ana kadar ellerinden gelen her şeyi yapmış olsalar bile, bu paradoksal durumları ortadan kaldıracak ne güçleri ne de koşulları vardı… Yani, “Hasankeyf’i yaşatmayı nasıl başarabilirdik?” sorusunu yanıtlayabilmeyi çok isterdim; ama yazık ki bunun yanıtı olabilecek bütün olası argümanlar, kendi tarihsel rollerini zamanında oyna-ya-madığı için, soru cevapsız kalmaya mahkûmdur.

Bütün bu ekolojik yıkımlara yeni bir durum eşlik ediyor şimdi. Korona Virüs ile çok başka bir zamanın parçaları/özneleri olduk, bu konuda neler düşüyorsun? Korona Virüs bir tehlike karşısında bütün insanlığı eşitledi mi?

Son tahlilde, ekolojik krizin beklenen sonucu olarak yaşamlarımıza eklemlenen korona virüs ve olası ardçıl salgınlara karşı mücadele, esas olarak ona kaynaklık eden insan merkezci haydutluğa (Kapitalizme) karşı, zorunlu topyekün küresel bir karşı koyuşu gündemleştirmekten geçiyor.

Milyonlarca insanı evlere hapsetmelerini sağlayan korona krizi, bütün devletlerin eline kontrol sistemlerine yeni teknolojiler yardımıyla, “özel misyonlar” yükleyebilmeleri için müthiş bir fırsat yarattı.

Yaşadığımız bu süreç, -Çin ve Küba örneklerinde olduğu gibi- otoriterizmin, “gözetlemeye dayalı yeni teknolojilerini” test edeceği ve “yarının yeni dünyası” nı da zapturapt altına alacağı bir hazırlık dönemi olacak gibi gözüküyor.

İnsanları, kriz sonrasında olağanüstü baskıcı ve yasakçı bir kontrol sistemi bekliyor. Bu süreç, gerçekten de devletler ile sosyal hareketler arasındaki mücadelede kazananın kim olacağının sınandığı, karşılıklı bir rövanş niteliği taşımakta…

Dolayısıyla bugün (korona nedeniyle) yaşadığımız bu atıl süreci, özgünlüğüne teslim olmadan, -koronaya karşı alternatif dayanışma biçimleri de dahil- genel olarak sosyal mücadeleye odaklı projelerimizi olgunlaştıracağımız ve nihaî büyük eko-sosyal mücadeleye topyekun hazırlık yapacağımız bir süreç olarak değerlendirmek zorundayız.

Bunu başaramazsak, hayatın bütün iplerini tamamıyla haydut devletlerin yeni tip kontrol sistemlerine teslim etmiş olacağız.

Ekosistemlerin ağır tahribinin yol açtığı Küresel ekolojik kriz, bu defa hayvan popülasyonlarına karşı yaptığımız soykırımcı müdahalelerin ağır semptomlarıyla karşılık verdi. Dolayısıyla ekoloji hareketi, giderek bu zorlu sürecin ana odağına oturacak ve doğal olarak da toplumsal mücadeleler artık bu eksende gelişecek.

Geçmişten bugüne baktığımızda, çevre hareketinin dinamikleri, kendilerini ilk defa gerçek manada ifade edebilecekleri bir dönemle karşı karşıyalar.

Küresel ekolojik bir mücadele için koşulların her zamankinden daha uygun olduğunu söylüyorsun yani.

“Sosyalizmin çöküşünden sonra çevrecilik kişisel kâr ve tüketimciliğin mutlak hakimiyetine karşı tek seçenek olarak kaldı; ancak çevre hareketi bu fırsatı çok bilinçli ve etkili biçimde kullanamadı. Doğayı salt doğa olduğunu için koruduğunu söyleyen bir çevre hareketi, toplumsal mücadele biçimlerinin dışında kalır. Ya da sermayenin toplumsal sorumluluklarından yardım isteyerek, gerçek ekolojik sosyal dünyayı meşru kılan yaklaşımın altını oyar. Dolayısıyla, dünyanın doğal ekosistemlerini oluşturan (toprak, su, İnsan, hayvan, orman) bileşenleri ana eksenine almayan hiçbir çevre ve toplumsal hareket (mevcut küresel endüstrinin denetimsiz rekabet koşullarında) başarılı olamaz. Bu ancak, toplumsal ve ekolojik sorunları bir bütün olarak gören ve bu temelde mücadele eden radikal bir ekoloji hareketi ile başarıya ulaşabilir.”

Yani!

Yani, ekolojik bir toplum kurabilmek için elimizde sihirli bir değnek yok; fakat mevcut etkin pratikleri ve kazanımları düşündüğümüzde; birlikte nelerin başarılabildiğini ve başarılabileceğini gösteren anahtarlar var.

Dolayısıyla, içinde bulunduğumuz kriz süreci, ekoloji hareketine çok önemli kazanımlar sağlayabilir. Çünkü Korona virüsle birlikte insanlar, ekoloji ile ilgili sorunları daha çok sorgulamaya başladı. Bu sosyal farkındalık kendini doğru biçimde kanalize edebilirse, insanlar ekoloji mücadelesine daha çok yakınlaşacaktır.

Pek çok ekolojik sosyal sorunda şimdiye kadar eksik olan en temel unsurlar, farkındalıklarımızın hayata geçirilememesi, örgütlenememesi ve ilgili bileşenleri ile güç birliği yapılamamasıydı.

Nihayet ekolojik kriz sıçramalı-spontane-ölümcül (Korona virüs) baskısı ile insanlığa ekosistemle yüzleşmesi için bir farkındalık ve daha da ötesinde bu farkındalıkları örgütlemek ve eyleme geçirmek için küresel ölçekte toplumsal bir zemin yarattı. Şimdi bu süreci (mevcut sosyal tecrit koşullarının yarattığı kısıtlı iletişim olanaklarını başka türlü bir iletişime çevirerek) yönetecek sosyal bileşenlerle ekolojik sorunlara karşı eylem ve güç birliği için hangi koşullarda nasıl birlikte hareket olunacağını ayrıntılı bir çözümleme ile somut bir projeye dönüştürmek gerekir.

Çevre tarihçisi, Joachim Radkau’nun yaklaşımı ile ifade etmek gerekirse, “Eyleme geçme doğrultusundaki baskı muazzam boyuta geldiğinde; etkin enerjiye sahip olan bir toplum, çevre korumadaki örgütlenme sorunlarını çözmeye muktedirdir. Bununla birlikte günümüzdeki açmaz -en başta iklim değişimi olmak üzere- pek çok uzun vadeli çevresel risk konusunda güçlü bir baskı olmayışıdır. Kyoto Protokolü’nün kaderi, bunun en iyi örneğidir. Bir “New Age” farkındalığının yeterli olmadığı açıktır; tersine, hangi koşullar altında hangi eylem koşullarının var olduğunun ayrıntılı olarak çözümlenmesi gerekir”

Bugün için nasıl bir örgütlenme, itiraz etme hali gelişmelidir diyorsun?

Mevcut toplumsal/siyasal düzenin normları ve pratikleri dışında, tabandan dönüştürücü-nitelikli hareketler aracılığıyla -ve yerel unsurları da güçlendirerek- kendimizi ekosistemle barışık yeni bir toplumsallığa hazırlamalıyız. Bunun için de bizi mutlaka ve mutlaka ekolojik bir geleceğe taşıyacak yeni araçlar ve yeni yollar bulmak zorundayız.

ZAD ve benzeri hareketler, taşıdıkları umut ölçeğinde elbette önemli bir deneyim sunuyor insanlığa… Ancak öte yandan bu deneylerin kendi içinde açmazları olduğu da unutulmamalıdır. ZAD hareketini karakterize eden bütün esaslı mücadelelerde ve kazanımlarda “gerçek manada alternatif radikal referanslar” olduğu gibi, “sistem içi problemli referanslar” da olduğu unutulmamalıdır.

ZAD Direnişinin böylesi mücadeleler içinde bir manifesto niteliği kazandığını söylüyorsun.

ZAD mücadelesi, yalnızca bir bölgenin ekosisteminin korunup yeniden başka türlü inşaa edilmesi değildir. ZAD, haydutluğa dayalı bir dünyada her yere göz kulak olan sürekli bir mücadele ve sürekli bir yeniden inşaa demektir. Bu misyonu lokal bir mücadele olarak revize edenler, ZAD’ı kurumsal ve hiyerarşik (kooperatif çiftlikler vb) bir mecraya taşıyarak ehlileştirmeye, kontrol etmeye çalışan “sistem içi sol komünist anlayışlar”dır; ki bu hareketin önünde, devletten çok bu anlayışların tuzakları vardır.

Bir diğer konu ise, ZAD’ın radikal bileşenlerinin kendi aralarında stratejik ve politik bir birliğe dayalı ciddî bir koordinasyonu olmayışıdır; ki bu, çok daha ivedilikle çözüm bekleyen bir açmazdır.

Bu sorunları aşabilirsek, ZAD gerçek anlamda ekolojik bir topluma doğru evrilen bu mücadelede, “tranasyonal öz yönetimsel alternatif bir öz örgütlülüğe” dönüşebilir. Bu duygu ve düşüncelerle dünyanın bütün kıtalarında devam eden antikapitalist, antipatriarkal, çok kimlikli ZAD hareketlerinin, gezegenimizi “bilinçli bir umuda” taşıdığını söylemek isterim.

Son sözün.

Ben de bu konuda inançlı değilsem bile “bu bilinçli umudu” taşıyorum.

Sevgiler ve de teşekkürler Sadık…

 

(*) Bookchin’in toplum mühendisliğine kaçan kestirme yaklaşımlarını biraz tartışmalı bulmakla birlikte, modern uygarlığın hızla yok ettiği ekosistemleri düşününce, onun “ekolojik toplum” önermesini, geriye kalan son korunabilir bakir alanlar için uyarlamaya yetecek kadar bile bir zaman aralığı kalmadığı kanaatindeyim. Bununla birlikte, yine de onun alternatif ekolojik sosyal yaşama ilişkin önermelerinin, geride kalan son ekosistemlerle uyumlu, basit eko teknolojileri esas alan yeni bir toplumsallıkla uyarlanabilir olduğunu düşünmekteyim; ki nitekim bugün ZAD hareketi, bu deneylerin toplumsal mücadele ile iç içe ve doğrudan gerçekleştirildiği laboratuvarlardır.

Kategoriler: Uluslararası

Bülten

Elektronik posta adresini gir ve günlük haberleri sana gönderelim

Search

International Campaign to Abolish Nuclear Weapons

International Campaign to Abolish Nuclear Weapons

Arşivler

xpornplease pornjk porncuze porn800 porn600 tube300 tube100 watchfreepornsex

Except where otherwise note, content on this site is licensed under a Creative Commons Attribution 4.0 International license.