Kişi toplum içerisinde kabul görebilmek için bazen farklı davranış modelleri geliştirmek zorunda kalır. İfade edilen, ifade etme biçimi ve ifade edildiği yere göre büyük farklılıklar gösterebilir. Kişi, meramının anlattığı kişiler tarafından ‘doğru’ anlaşılmasını, onaylanmayı ve kabul görmeyi ister çünkü. Bu durum da anlatılanın hassaslığına paralel olarak bir kaygı durumuna ve sonucunda mahcubiyete yol açar.

Mahcubiyet, sözlükte, ‘utangaçlık ve sıkılganlık‘ olarak tanımlanıyor.

Mahcup olma halinde kişi esasında karşı tarafın makbul sayma sınırlarından çıkmamak için bir performans sergilemek zorunda kalıyor.
bebek, anne, ninni, izin ve çok kısa.

Bu anahtar kelimeler bir icazet isteme halini üzerine inşa eden temel.

Yıllardır bir yığın farklı lisandan müzik icra eden yarışmacıyı platformunda ağırlayan; ‘Neden hiç Kürtçe söyleyen yok?’ sorusuna ‘Biz eğlence odaklı bir programız’ diye yanıt vererek istemeye istemeye bir dilin hüzünle bır sayılmasına dikkat çeken ‘O Ses Türkiye‘ isimli programda inşa edildi bu kez icazet isteme hali.

Bir yarışmacı ‘çok kısa’ Kürtçe bir ninni okumak istedi. Bebekken annesinin kulağına fısıldadığı bir ninni. Bebekken tek kelime Türkçe bilmeyen annesi tarafından kulağına fısıldanan bir ninni. Belki yirmi saniye sürecek, çok kısa bır ninni.

Saçlı sakallı, kavruk, aksanı bozuk bir adam bir zaman bebek olduğunu hatırlatmak zorunda idi öncelikle. Annesinin gönlü olsun diyeydi üstelik bu çabası. Bir annesi olduğunu, annesinin de bir ana olduğunu hatırlattı ikinci olarak. Başka bir dilde belki karşılığını bile olmayan bir sürü sözcüğü inci gibi diziyor olabilir, kendi dili olan Kürtçeyi sular seller gibi konuşuyor olabilir ama bunların önemi yoktu icazet talep anında. Bildikleri değil, bilmedikleri kolaylaştıracaktı makbul sayılma halini. Annenin tek kelime Türkçe bilmemesine acıyacak, bu acıma ile hiyearşik üstünlüğümüzü muhafaza edebilecektik.

Kaygı hali beden dilinde kendini ele veriyor, sesin titrekliğinde iyice açığa çıkıyordu.

Yüzyıllık zulmün karşısında hakikaten kısacık bir zaman talep ediliyordu. Çok kısa oldugu kez be kez dillendirildi. “Sakıncası yoksa” denilerek affa sığınma hali tescil edildi kendini büyük sanana büyük olduğu defalarca hatırlatıldı.

Akabinde okunabildi yirmi saniye süren ninni. Ancak bu halyoldan sonra okunabildi. Tedirgin halini hiç kaybetmeden, rahatlayamadan üstelik.
Tedirginlik, kaygı, mahcubiyet Kürtlerin genetik kodlarına işlenmeye calışılıyor yıllardır. Üstelik bu öyle pespaye bir yöntemle yapılıyor ki insan gerçekten hayret ediyor.

‘Türkçe’ olarak tarif edilen ve resmi dil statüsünde kullanımda olan sözcük ve harfler bütünü Türk Dil Kurumu sözlüğünde kelime sonrası açılan parantezlere bakılırsa ezici olarak toplama bir dildir. (Çok üzgünüm, umarım incitmemişindir bayım!) İnsanlık tarihinin uzunluğu ve yaşanılan coğrafyanın karmaşıklığı göz önüne alındığında gayet anlaşılır sayılıp zenginlik olarak atfedilir bu durum. Ancak bu dilin konuşucuları yanı başlarında ki başkaca bir dili ses, tını ve edebi mahiyetine aldırmaksızın ‘uydurma‘ diye tarıf edip, buradan bir ustunluk kasıyorlarsa kibarlık bir kenara bırakılmalıdır. Dil hususunda somut gerceklık kabak gibi ortada iken, Kürd’e neyin cakası satılmaktadır?

Tüm evrimlerini at sırtında geçirdiklerini, savaşçı bir millet olduklarını, yedi düvele korku saldıklarını marifetmiş gibi dilden dile aktaranlara 21. yüzyılda insanlığın çığlığı mahiyetindeki ‘IŞID karşıtı mücadeleyi’ tüm dünyaya rağmen ve onların gözleri önünde Kürt kadınlarının sırtlandığını hatırlatmakta fayda var. Bu esnada, at sırtında evrimleşenlerin gerici çetelerden para karşılığı ordular kurduğunu, bir karanlık olarak IŞID caniliğini beslediğini de söylemeden geçmemek lazım.

Bu büyük kibrin doğurduğu kin ile ‘Türkün Türkten başka dostu yoktur’ şiarını harmanlayanlara yaşanan tüm zulme rağmen Kürtler tarafından gösterilen barış iradesini tekrar tekrar göstermek gerekiyor belki.

Bahsini ettiğimiz yarışmacının kısacık performansından sonra başına gelenlere dair anlattıkları ise mevzunun vehameti açıcından ziyadesiyle önemli. Acı ama gerçek;

‘…Kazanmayacağımı biliyordum. Bu benim özeleştirim olsun, Ben gidip bizzat gördüm. Tavsiye etmiyorum. Ya yüzde 100 Kürtlüğünüzden arınıp gideceksiniz ya da gırtlağınızdaki K harfinden dolayı kazanamayacaksınız…’

Kendisine dair yöneltilen tüm haklı haksız eleştirilerden bağımsız olarak açıklamasında ki ‘arınma‘ vurgusunun önemli olduğunu düşünüyorum.

Birinden farklı olduğu tüm özeliklerden arınmasını talep etme gerçekliği gerçekten ürpertici. Dilinden, kültüründen, görüntüsünden, cinsel yöneliminden, yeme alışkanlığından vs arındırma talebinin hoyratlığı Acun Ilıcalı’nın icazet talebini duyduktan sonra verdiği ‘tabi, tabi’ yanıtı kadar mide bulandırıcı.

Çok daha bireysel fayda temelli icazet isteme halleri olsa da örnek vermekte fayda var. Popüler sanatçıların işlerini kaybetmemek için saray kapısında kuyrukta beklemeleri, bilmem kaç milyon takipçi sayılı sosyal medya hesaplarında 15 Temmuz paylaşımını es geçememeleri kendilerine sunulan kabul edilirlik alanlarına dair icazet isteme biçimleridir. Bu omurgasız ve pragmatist tablodan da anlaşılacağı üzere icazet isteme halinin sınırı yoktur.

İrili ufaklı tüm iktidarlar yarattıkları makbul alanlara dair sürekli bunu talep ederler. Söz konusu alanlar ancak bu şekilde korunabilinir çünkü.

Hal böyle iken aslında mahçup olması, tedirginlik ile destur istemesi gerekenlerin ‘farklı‘ olarak kodladıkları her şeyden arınma talep edenler olması gerektiği insanlık tarafından öğrenilecek muhakkak. Bir gün, muhakkak.