“Doğrudur yıldırımın düştüğü, yağdığı

yağmurun,

Bulutların rüzgarla sökün ettiği.

Ama savaş öyle değil, savaş rüzgarla

gelmez;

Onu bulup getiren insanlardır.

Duman tüten topraktan bahar boyunca,

Dökülüp yükselir birden gökyüzü.

Ama barış ağaç değil, ot değil ki

yeşersin:

Sen istersen olur barış, istersen

çiçeklenir.”

Bertolt Brecht

Bir şehirde güzel insanların, dostların, yoldaşların varsa, oraya yolculuk için gerekçeler bulman zor olmuyor. Gerçi bu defa benim Floransa’ya geliş durum biraz daha zorunlu/farklıydı. Paris ve de gündemlerinin üzerime yıktığı ağırlıkların/sorumlulukların altında bir an nefessiz kaldığımı düşünmeye başlamıştım. Bir kez daha bu şehri arkamda bırakmam gerekiyordu. Uzun bir otobüs yolculuğu beni bekliyordu. Covid 19’un yaşamımıza getirdiği engellerden dolayı üç yıl olacak bu kadar uzun bir yolculuğa çıkmamıştım.

Paris’te otobüs koltuğuna oturduğumda sanki bir ‘oh!’ çektim. “Bu şehir beni neden bu kadar çok yoruyor?”a girmeyeceğim, zaman zaman yazdıklarıma serpiştiriyorum zaten. Sanırım ilk kez bu kadar uzun bir otobüs yolculuğunda bütün gece uyudum. Sabahın güneşi ile mola merdiğimiz Milano şehrinde güne uyanmak için bir kahve aldım ve bir bankta otururken yanıma İtalyanca bir şeyler sormak isteyen genç bir kadın yaklaştı, Fransızca ne dediğini anlamadığımı söylediğimde kendisi de hemen Fransızca’ya geçti. Baktım ikimizin de derdi aynı, bizi Paris’ten Milano’ya getiren otobüsten sonra Floransa için bineceğimiz otobüs saat kaçta gelecek.

Babası Afrikalı, annesi İtalyan Kossiwai ile bir anda bir önceki günkü Paris’teki 8 Mart yürüyüşünü konuşmaya başladık. Devamında konu savaşa geldi. Bize kulak kabartan yirmili yaşlarında Afrikalı bir genç daha katıldı sohbetimize. O da bize Mali’de bitmeyen iç savaştan konuşmaya başladı. Bir anda Mali, Kurdistan, Ukranya coğrafyalarındaki bitip tükenmek bilmeyen savaşlardan konuşmaya başladık. Bizi Floransa’ya götürecek otobüsteki koltuklarımıza oturduğumuzda her birimiz başka hayallere dalmış olmalıyız ki, bir süre sonra ben kendimi tekrardan uykunun kollarına bırakmış oldum.

Floransa’ya ilk gelişim değil, ancak bu kez şehri dolaşmaya vaktim olmayacaktı. Yoğun bir çalışma programı beni bekliyordu. Ama ben bu sabah bir yolunu bulup evden firar ettim. Bir kez daha Floransa’nın sokaklarında yürümek iyi geldi. Daha birkaç sokak dolaşırken pencerelerden, balkonlardan sarkan gökkuşağı ‘pace’ bayraklarının çokluğu dikkatimi çekmeye başladı. Karşıma bu bayraklar ile çıkan her pencere ve balkonu fotoğraflamaya başladım. Fotoğrafları çektiğimi gören insanlardaki tebessüm beni daha da cesaretlendirdi. Sonra bir pazar yerinde geçerken iki kadın ile çektiğim bu fotoğraflar üzerine konuşmaya başladık. Ben Fransızca, onlar İtalyanca konuşuyordu, ancak bir birbirimizi iyi anlıyorduk. Derdimiz aynıydı, bizler megaloman devlet başkanlarının, silah tüccarlarının yeni bir savaşına karşıydık.

Dünyanın başka başka sokaklarında da şimdi pencerelerden sarkıtılan gökkuşağı bayraklarının olduğunu düşünmeye başladım içim buruk bir şekilde. Daha birkaç gün önce Amed’de gökkuşağı bayrakları ile özgürlük haykıran “gökkuşağının güzel çocukları”nın “özgürlük istiyoruz” diyen Kürtler tarafından lince uğramaları geldi aklıma. “Gerçekten barış ve özgürlükten ne anlıyoruz bizler?” diye düşünmek zaman zaman insanı çok yoruyor, içini acıtıyor. Şiddet ve savaşların sarmaladığı bir dünyada biz barış diyenlerin “ama” ve “fakat”ları ne zaman bitecek? ‘Benim için barış’, ‘bizim için barış’, ‘barış hemen şimdi’…bu söylemlerin içi neden bu kadar çok boşaltıldı.

Bir kez daha teşekkürler Zeynep, Duman, Mika ve Momo!