Yazan: Jonathan Watts

Yeşil Gazete için çeviren: Esin İleri

*

Bu cümleyi okumak için harcadığınız süre içinde, global inşaat endüstrisi 19 bin banyo küvetinden daha fazla miktarda betonu dünyaya dökmüş olacak. Bu makalenin yarısına geldiğinizde, bu miktar Albert Hall’u dolduracak ve Hyde Park’a taşacak boyuta ulaşacak. Bir günde, neredeyse Çin’deki Üç Boğaz Barajı büyüklüğüne ulaşacak. Bir yılda ise, İngiltere’deki her tepe, vadi ve köşe bucağı doldurmaya yetecek.

Yapılan bir hesaba göre, betonun karbon kütlesinin gezegendeki her ağaç, çalı ve fundanın birleşik karbon kütlesinden daha büyük olduğu eşiği geçmiş olabiliriz.”

Beton, sudan sonra yeryüzünde en çok kullanılan maddedir. Çimento endüstrisi bir ülke olsaydı, Çin ve ABD’nin ardından, 2.8 milyar tonla dünyanın en büyük üçüncü karbondioksit yayıcısı olurdu.

Bu malzeme modern kalkınmanın temelidir: Milyarlarca insanın başının üzerine çatılar koyar, doğal afetlere karşı savunmamızı güçlendirir ve sağlık, eğitim, ulaşım, enerji, endüstri için yapılar sağlar.

Beton, bizim doğayı evcilleştirmeye çalışma şeklimizdir. Beton plakalarımız bizi atmosferik güçlerden korur. Yağmuru başımızdan, soğuğu kemiklerimizden, çamuru ayaklarımızdan uzak tutar. Ama beton aynı zamanda, büyük miktarda verimli toprağa mezar oluyor, nehirleri tıka basa dolduruyor, yaşam alanlarını boğuyor ve -kaya gibi sert ikinci bir deri gibi davranıp- bizleri kentsel kalelerimizin dışında olup bitenlere karşı duyarsızlaştırıyor.

Mavi ve yeşil dünyamız, betonla her saniye daha da grileşiyor. Yapılan bir hesaba göre, betonun karbon kütlesinin gezegendeki her ağaç, çalı ve fundanın birleşik karbon kütlesinden daha büyük olduğu eşiği geçmiş olabiliriz. İnşa edilmiş çevremiz, bu anlamda, doğal çevreden daha çabuk büyüyor ve genişliyor. Bununla birlikte, doğal dünyanın aksine, aslında büyümüyor. Bundan ziyade, temel özelliği üzere sertleşiyor ve ardından bozuluyor -hem de son derece yavaş bir şekilde.

Ağırlığı ve dayanıklılığı nedeniyle seviliyor ama…

Son 60 yılda 8 milyar ton plastik üretildi. Çimento endüstrisi iki yılda bundan daha fazlasını üretiyor ama sorun plastikten daha büyük olsa da genellikle daha az vahimmiş gibi görülüyor. Beton fosil yakıtlardan elde edilmez. Balinaların ve martıların midelerinde bulunmaz. Doktorlar kanımızda bunun izini bulamıyorlar. Meşe ağaçlarına karıştığını veya yeraltı yağ topaklarında (fatberg) biriktiğini görmüyoruz. Betonun nerede durduğunu biliyoruz. Ya da daha açık olmak gerekirse, betonun nereye gittiğini biliyoruz: Hiçbir yere. İşte tam da bu yüzden ona güveniyoruz.

Betonun sağlamlığı, hiç şüphesiz, insanoğlunun aradığı bir şey. Beton, ağırlığı ve dayanıklılığı nedeniyle seviliyor. Tam da bu nedenle, zamanı, doğayı, doğa şartlarını ve entropiyi uzak tutan modern yaşamın temeli olarak gayet elverişli. Çelikle birleştiğinde barajlarımızın patlamamasını, kulelerimizin yıkılmamasını, yollarımızın bükülmemesini ve elektrik şebekemizin çalışmasını sağlıyor.

Denge bozan değişimler çağında, sağlamlık baya çekici bir nitelik. Ancak -her şeyin fazlası zarardır- beton çözdüğünden daha fazla sorun yaratabilir.

Bazen boyun eğmeyen bir müttefik, bazen de sahte bir dost olan beton, doğaya onlarca yıl direndikten sonra aniden etkisini kaybedebilir. Katrina Kasırgası’ndan sonra New Orleans’ta ve Harvey Kasırgası’ndan sonra Houston’da olanları hatırlayın; kent merkezleri ve banliyölerdeki sokaklar yağmuru bir sel havzası gibi ememediği, mazgallar bozulmuş bir iklimin bu yeni ve aşırı sonuçları karşısında yetersiz kaldığı için ne kadar şiddetli yaşandılar.

Beton ayrıca, aşırı hava koşullarına karşı bizi korurken, o hava koşullarının kötüleşmesine de sebep olur. Üretimin tüm aşamalarında kullanılan betonun dünyadaki CO2’nin yüzde 4 ila 8’inden sorumlu olduğu belirtiliyor. Malzemeler arasında yalnızca kömür, petrol ve gaz ondan daha büyük bir sera gazı kaynağıdır. Betonun CO2 emisyonlarının yarısı, çimento yapım sürecinin en enerji-yoğun kısmı olan klinker (çimento kütlesi) üretimi sırasında oluşur.

İnsanlık yüzyıllar boyunca, betonun inkâr edilemez faydaları karşılığında bu çevresel olumsuzluğu kabullenmeye istekli davrandı. Ancak denge şimdi diğer yöne doğru kayıyor.”

Ancak diğer çevresel etkilerinin çok daha az farkındayız. Beton, dünyanın endüstriyel su kullanımının neredeyse 10’da birini emen, susamış bir canavar gibidir. Bunun bir sonucu olarak içme ve sulama kaynaklarını kurutur; çünkü hali hazırda söz konusu tüketimin yüzde 75’i kuraklık ve su sıkıntısı ile boğuşan bölgelerde yaşanmaktadır zaten. Şehirlerde, güneşin sıcaklığını emerek ve araba egzozlarıyla klimalardan çıkan gazları hapsederek ısı adası etkisine katkıda bulunur -yine de en azından kara asfalttan evladır.

Aynı zamanda silikozis ve diğer solunum yolu hastalıkları sorununun bir parçasıdır. Çimento yığınlarından ve beton karıştırıcılardan rüzgârla savrulan toz, Delhi’yi boğan kaba partikül maddenin yüzde 10’unu oluşturuyor: Araştırmacılar 2015 yılında Delhi’deki en büyük 19 şantiyenin tamamında hava kirliliği endeksinin güvenli seviyeden en az üç kat fazla olduğunu tespit etti. Kireçtaşı ocakları ve çimento fabrikaları ve onlarla şantiyeler arasında malzeme taşıyan kamyonlar da kirlilik kaynaklarıdır. Bu ölçekte, kum elde etmek bile felaket olabilir -dünyadaki pek çok sahili ve nehir yatağını yok eden bu tür madencilik artık giderek organize suç çeteleri tarafından yönetiliyor ve cinai şiddetle de ilişkilendiriliyor.

Bu da bizi, betonun en kötü, ama en az anlaşılan etkisine getiriyor, yani insanlığın gübreleme, tozlaşma, taşkın kontrolü, oksijen üretimi ve su arıtma için bağlı olduğu ekolojik işlevlerin yerine geçmeden doğal altyapıyı yok etmesine.

Dubai’deki Burj Khalifa gökdeleni örneğinde olduğu gibi beton, medeniyetimizi 163 kata kadar yükseltebilir ve yaşam alanlarını havada, yoktan var edebilir. Ama bunu yaparken, aynı zamanda, insan ayak izini dışarıya doğru iterek onun verimli üst toprak tabakasına ve boğucu habitatlara yayılmasına sebep olur. Pek çok bilim insanının en az iklim kaosu kadar büyük bir tehdit olduğuna inandığı bu biyoçeşitlilik krizi, öncelikle vahşi yaşam alanlarının tarıma, sanayi sitelerine ve konut bloklarına dönüştürülmesinden kaynaklanıyor.

İnsanlık yüzyıllar boyunca, betonun inkâr edilemez faydaları karşılığında bu çevresel olumsuzluğu kabullenmeye istekli davrandı. Ancak denge şimdi diğer yöne doğru kayıyor.

2. Dünya Savaşı’ndan sonraki beton patlaması

Roma’daki Panteon ve Colosseum, kum, agrega (genellikle çakıl veya taş) ve kireç bazlı, fırında pişmiş bir bağlayıcı ile karıştırılmış sudan oluşan betonun dayanıklılığının kanıtıdır. Bu bağlayıcının modern sanayileşmiş formu -Portland Çimentosu- 1824’te Leeds’de Joseph Aspdin tarafından bir “yapay taş” biçimi olarak patentlendi. Bu daha sonra, Empire State binası gibi Art Deco gökdelenlerin temeli olan betonarmeyi oluşturmak için çelik çubuklar veya ağlarla birleştirildi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, bombardımanlarla harap olan şehirleri yeniden inşa etmek için ucuz ve basit bir yol olarak sunulduğunda, her tarafa sular seller gibi beton döküldü. Bu, Le Corbusier gibi brütalist mimarların dönemiydi, onu Oscar Niemeyer’in fütürist, serbest akan kıvrımları ve Tadao Ando’nun zarif çizgileri izledi -sürekli büyüyen bir baraj, köprü, liman, belediye binası, üniversite kampüsleri, alışveriş merkezleri ve tekdüze korkunç otoparklar ordusundan bahsetmiyorum bile. 1950’de çimento üretim miktarı çeliğe eşitti; o zamandan beri üretim miktarı 25 ile çarpıldı, bu metalik inşaat ortağı olan çelikten üç kat daha hızlı bir artış demek.

Estetik hakkındaki tartışmalar, Owen Luder’in acımasız Tricorn Center’ını “küflü bir fil dışkısı yığını” olarak kınayan Prens Charles gibi gelenekçiler ile betonu stil, boyut ve gücü kitleler için uygun hale getirmenin bir yolu olarak gören modernistler arasında kutuplaşma yarattı.

Japonya 20. yüzyılın ikinci yarısında betonu o kadar coşkuyla kucakladı ki, ülkenin yönetim yapısı için genellikle doken kokka (inşaat ülkesi) tanımı kullanılır.”

Beton siyaseti daha az bölücü ama daha aşındırıcıdır. Buradaki temel sorun atalettir. Bu malzeme politikacıları, bürokratları ve inşaat şirketlerini birbirine bağladığında, ortaya çıkan bağdan kopmak neredeyse imkânsız bir hal alır. Parti liderlerinin seçilmek için inşaat firmalarından bağış ve komisyonlara ihtiyacı var, devlet planlamacılarının ekonomik büyümeyi sürdürmek için daha fazla projeye ihtiyacı var ve inşaat patronlarının para akışını, istihdam edilen personeli ve siyasi nüfuzu yüksek tutmak için daha fazla sözleşmeye ihtiyacı var. Çevresel ve sosyal açıdan şüpheli altyapı projeleri ve Olimpiyatlar, Dünya Kupası, uluslararası fuarlar gibi çimento şenlikleri için kendi kendini besleyen siyasi coşkunun nedeni tam da budur.

Klasik bir örnek olarak Japonya’yı gösterebiliriz; 20. yüzyılın ikinci yarısında betonu o kadar coşkuyla kucakladı ki, ülkenin yönetim yapısı için genellikle doken kokka (inşaat ülkesi) tanımı kullanılır.

Başlarda, beton İkinci Dünya Savaşı’nda bombalar ve nükleer savaş başlıkları tarafından tahrip edilen şehirleri yeniden inşa etmek için ucuz bir malzemeydi. Ardından, yeni bir süper hızlı ekonomik gelişme modelinin temellerini attı: Şinkansen hızlı trenleri için yeni demiryolu rayları, yükseltilmiş otoyollar için yeni köprüler ve tüneller, havaalanları için yeni pistler, 1964 Olimpiyatları ve Osaka Fuarı için yeni stadyumlar ve yeni belediye binaları, okullar, spor tesisleri…

Bu, ekonominin 1980’lerin sonlarına kadar neredeyse çift haneli büyüme oranını gerçekleştirmesini ve istihdamın yüksek kalmasını sağlayarak iktidardaki Liberal Demokrat Parti’ye büyük bir güç kaynağı oldu. Dönemin siyasi ağır topları -Kakuei Tanaka, Yasuhiro Nakasone ve Noboru Takeshita gibi erkekler- memleketlerine büyük projeler getirme yetenekleriyle değerlendirildi. Büyük rüşvetler norm haline gelmişti. Aracı ve uygulayıcı olarak görev yapan Yakuza gangsterleri de bundan paylarını alıyordu. Altı büyük inşaat firmasının oluşturduğu (Shimizu, Taisei, Kajima, Takenaka, Obayashi, Kumagai) tekellerin ihaleye fesat karıştırması, sözleşmelerin politikacılara büyük komisyonlar sağlayacak kadar kazançlı olmasını sağladı. Doken kokka, ulusal ölçekte bir dolandırıcılıktı.

Çimentoyla kaplanan bir ülke: Japonya

Ancak çevreyi bozmadan faydalı bir şekilde döşeyebileceğiniz beton miktarı sınırlıdır. En yaratıcı politikacıların bile hükümetin teşvik paketlerini haklı çıkarmak için kendini parçaladığı 1990’larda, getirinin giderek azaldığı görüldü. Bu dönem, seyrek yerleşim bölgelerine olağanüstü pahalı köprülerin, küçük kırsal topluluklar arasına çok şeritli yolların yapıldığı, geriye kalan birkaç doğal nehir kıyısının çimento ile doldurulduğu ve Japonya kıyı şeridinin yüzde 40’ını koruması için inşa edilen deniz surlarına daha büyük hacimlerde beton döküldüğü zamanlardı.

Uzun süredir Japonya’da yaşayan yazar Alex Kerr, Dogs and Demons (Köpekler ve Şeytanlar) adlı kitabında, selleri ve çamur kaymalarını önlemek adına nehir kıyılarının ve yamaçların çimentoyla kaplanmasından yakınıyor. Kerr, bir röportaj sırasında devlet destekli kaçak inşaat projelerinin dağlarda, nehirlerde, akarsularda, göllerde, sulak alanlarda, kısacası her yerde tarifsiz hasarlara yol açtığını ifade edip “Bu yüksek bir hızla devam ediyor. Modern Japonya’nın gerçeği bu ve rakamlar da son derece sarsıcı” diyor.

Kerr, Japonya’da metrekare başına dökülen beton miktarının Amerika’dakinin 30 katı olduğunu, hacmin ise hemen hemen aynı olduğunu anlatıyor: “Yani, [ABD ile] aynı miktarda beton dökülen Kaliforniya büyüklüğünde bir ülkeden bahsediyoruz. Japonya’da neler olup bittiğine dair bir fikir edinmek için Amerika’nın alışveriş merkezlerini ve kentsel yayılmayı 30 ile çarpın.”

Tohoku depremi ve tsunamisi ile Fukuşima nükleer santrali faciasında, beton bloklar sahili okyanus dalgalarından koruyamadı ancak beton lobisi çok güçlüydü.”

Gelenekçiler ve çevreciler dehşete düştü ama görmezden gelindiler. Japonya’nın “çimentolanması”, doğayla uyum ve mujo’nun (geçiciliğin) takdir edilmesi gibi ülkenin klasik estetik ideallerine aykırıydı, yine de dünyanın sismik olarak en aktif ülkelerinden birinde her zaman var olan deprem ve tsunami korkusu göz önüne alındığında anlaşılabilir bir şeydi. Herkes gri nehirlerin ve kıyı şeritlerinin çirkin olduğunda hemfikirdi, ancak evlerini su basmasını engellendiği sürece kimsenin umurunda olmadı.

Bu da 2011’deki Tohoku depremi ve tsunamisinin daha da şoke edici bir şekilde deneyimlenmesine sebep oldu. Ishinomaki, Kamaishi ve Kitakami gibi sahil kasabalarında inşası on yıllar sürmüş olan devasa deniz duvarları dakikalar içinde sular altında kaldı. Yaklaşık 16 bin kişi öldü, bir milyon bina ya yıkıldı ya da hasar gördü, kıyıya vuran gemiler kasaba sokaklarını tıkadı ve liman yüzen arabalarla doldu. Fukushima’da olanlar daha da endişe vericiydi: Okyanus dalgaları Fukushima Daiichi Nükleer Santrali’ni koruyan dış duvarları yuttu ve bu da 7. seviye bir erimeye neden oldu.

Kısacası, bu insan kibrinin, doğanın gücü tarafından ifşa edildiği Japonya için bir Kral Knut anı haline gelebilirdi (Kral Knut tahtını deniz kenarına kurdurup dalgaları emir vererek durdurmaya çalışmış, başarılı olamayınca da dalgaların krallardan daha büyük olduğunu ifade edip tacını çıkarmıştır -çn.) Ancak beton lobisi çok güçlüydü. Liberal Demokrat Parti, bir yıl sonra, Japonya’nın ekonomik üretiminin yaklaşık yüzde 40’ına denk gelen, gelecek on yılda bayındırlık işlerine 200 trilyon Yen (yaklaşık 261 trilyon Türk Lirası) harcama sözü vererek iktidara geri döndü.

İnşaat firmalarına bir kez daha dalgaları tutmaları emredildi, bu sefer daha uzun ve daha kalın bariyerlerle. Gereklilikleri ise son derece tartışmalı: Mühendisler, 12 metre yüksekliğindeki bu beton duvarların gelecekteki tsunamileri durduracağını veya en azından yavaşlatacağını iddia ediyor, ancak yerel halk bu tür vaatleri daha önce de duymuştu. Bu duvarların koruduğu alanda yaşayan insan sayısı düşük, ayrıca arazi büyük ölçüde boşaltılmış ve çeltik tarlaları ve balık çiftlikleri ile doldurulmuş durumda. Çevreciler, mangrov ormanlarının duvarlardan çok daha ucuz bir tampon teşkil edebileceğini ifade ediyor. Hatta, tsunamiden etkilenen bölge sakinlerinin birçoğu okyanusla aralarındaki betondan nefret ediyor.

‘Hep denizle iç içe yaşadık, şimdi hükümet denizi kapattı’

İstiridye avcısı Atsushi Fujita, Reuters’e verdiği bir demeçte, “Kötü bir şey yapmamış olmamıza rağmen hapse atılmışız gibi hissettiriyor” diyor. Bu devasa yeni yapıların en etkili fotoğraflarından bazılarını çeken Tokyo doğumlu fotoğrafçı Tadashi Ono, artık denizi göremediklerinden yakınıyor. Duvarları, Japon tarihinin ve kültürünün terk edilmesi olarak nitelendiren Ono şunları anlatıyor: “Medeniyet olarak zenginliğimiz okyanusla temasımızdan kaynaklanıyor. Japonya her zaman denizle iç içe yaşadı ve biz deniz tarafından korunduk. Şimdi Japon hükümeti denizi kapatmaya karar verdi.”

Asya’daki mali kriz sırasında, Keynesçi ekonomi danışmanları Japon hükümetine GSMH büyümesini teşvik etmenin en iyi yolunun, yerde bir delik açıp onu doldurmak olduğunu söylediler. Tercihen de çimento ile. Delik ne kadar büyükse o kadar iyiydi.

Bu kaçınılmaz bir şeydi. Tüm dünyada beton, kalkınma ile eş anlamlı hale geldi. Teoride, insani ilerlemenin ölçümü için yaşam beklentisi, bebek ölümleri ve eğitim seviyeleri gibi bir dizi ekonomik ve sosyal gösterge kullanılır. Ancak siyasi liderler için açık ara en önemli ölçüt Gayri Safi Milli Hasıladır. GSMH, çoğu zaman ekonomik büyümeyi hesaplamak için kullanılan bir ekonomik faaliyet ölçüsüdür. GSMH, hükümetlerin dünyadaki ağırlıklarına biçtikleri kıymettir. Ve hiçbir şey bir ülkeyi beton kadar kıymetlendiremez.

Bu, belirli bir aşamadaki tüm ülkeler için geçerlidir. Gelişimlerinin ilk aşamalarında, büyük inşaat projeleri, kas yapan bir boksör gibi faydalıdır. Ancak halihazırda olgunlaşmış ekonomiler için, daha güçlü steroidler kullanıp daha az etkisini gören yaşlı bir atlet misali zararlıdır. 1997-98 yıllarında Asya’daki mali kriz sırasında, Keynesçi ekonomi danışmanları Japon hükümetine GSMH büyümesini teşvik etmenin en iyi yolunun, yerde bir delik açıp onu doldurmak olduğunu söylediler. Tercihen de çimento ile. Delik ne kadar büyükse o kadar iyiydi. Bu, kâr ve istihdam anlamına geliyordu.

Hiç şüphesiz, bir ulusu insanların hayatlarını iyileştirecek bir şey yapması için harekete geçirmek çok daha kolaydır ama her iki durumda da betonun yeni düzenlemenin bir parçası olacağı kaçınılmaz bir gerçektir. Roosevelt’in 1930’larda ABD’de ekonomik durgunluğu aşacak bir ulusal proje olarak öne attığı, ancak o zamana kadar yapılmış en büyük betonlaştırma projesi olarak da tanımlanabilecek New Deal’in arkasındaki düşünce de buydu. Yalnızca Hoover Barajı için 3.3 milyon metreküp betona ihtiyaç vardı; bu o zaman için bir dünya rekoruydu. İnşaat firmaları onun insan uygarlığından daha uzun süre dayanacağını iddia etmişti.

‘İnşa et, insanlar gelir’ anlayışının sonu

Gelin görün ki bu 21. yüzyılın beton süper gücü olan Çin’de şu anda olanlara kıyasla hiçbir şey değil; Çin, malzemenin bir kültürü (doğayla iç içe bir uygarlığı) bir ekonomiye (GSYİH istatistiklerine takıntılı bir üretim birimi) nasıl dönüştürdüğünün en büyük örneği. Pekin’in gelişmekte olan bir ulustan bir süper güce olağanüstü bir hızla yükselişinin ardında çimento dağları, kumla dolu sahiller ve nehirlerce su var. Bu malzemelerin karıştırılma hızı belki de modern çağın en şaşırtıcı istatistiğini ortaya çıkarıyor: 2003’ten beri Çin her üç yılda bir ABD’nin 20. yüzyılın tamamında kullandığından daha fazla çimento döktü.

Bugün Çin, dünyadaki betonun neredeyse yarısını kullanıyor. Emlak sektörü -yollar, köprüler, demiryolları, kentsel dönüşüm ve diğer çimento/çelik projeleri- 2017’de Çin ekonomisinin genişlemesinin üçte birini oluşturdu. Küçük beyaz plastik modeller mega alışveriş merkezlerine, konut komplekslerine ve beton kulelere dönüştükçe her büyük şehrin, sürekli güncellenen, mutlaka yapılması gereken, taban ölçeğinde bir kentsel gelişim planı modeli vardır.

Ancak ABD, Japonya, Güney Kore ve onlardan önce “gelişmiş” olan diğer tüm ülkeler gibi Çin de sadece beton dökmenin yarardan çok zarar verdiği bir noktaya gelmekte. Hayalet alışveriş merkezleri, yarı boş kasabalar ve beyaz fil (maliyetin yarara kıyasla daha yüksek olduğu -çn.) stadyumlar, giderek artan savurgan harcamanın işaretleri. Günde ancak beş uçuşla açılan Luliang’daki devasa yeni havaalanını ya da o kadar az kullanıldığı için artık bir mekândan çok abide haline gelen olimpik Bird’s Nest stadyumunu (Pekin Ulusal Stadyumu -çn.) ele alalım. Geçmişte “inşa et ve insanlar gelecek” deyimi sıklıkla doğrulanmış olsa da Çin hükümeti endişeli. Ulusal İstatistik Bürosu, 450 kilometrekare satılmamış konut alanını ortay çıkardığında, Çin Çumhurbaşkanı Şi Cinping, bu fazla inşaatların “yok edilmesi” çağrısında bulundu.

Dökülen boş yapılar sadece göze batan bir şey olmakla kalmaz aynı zamanda ekonomiyi tüketir ve üretken arazilerin israfı anlamına gelir. Her zamankinden daha fazla inşaat, her zaman olduğundan daha fazla kirlilik ve karbondioksit salan daha fazla çimento ve çelik fabrikası gerektiriyor. Çinli peyzaj mimarı Yu Kongjian’ın işaret ettiği gibi, aynı zamanda, insanların nihayetinde bağımlı olduğu ekosistemlere (verimli topraklar, kendi kendini temizleyen akarsular, fırtınaya dayanıklı mangrov bataklıkları, sel önleyici ormanlar) de zarar verir. Ayrıca, Yu’nun “Eko-güvenlik” olarak ifade ettiği olguya yönelik bir tehdit oluşturur.

Nehir kıyılarını ve doğal bitki örtüsünü eski haline getirmek için mümkün olduğunda betonu sökerek betona karşı işlenen suçlara öncülük eden Yu, etkileyici kitabı The Art of Survival’da, Çin’i doğayla uyum konusundaki Taocu ideallerinden tehlikeli bir şekilde uzaklaştığı konusunda uyarıyor ve “Bugün takip ettiğimiz kentleşme süreci ölüme giden bir yoldur” diyor.

Büyük inşaat patlamasından kurtulmak isteyen Çin yönetimi, sektörün çökmemesi için diğer sayısız ülkenin yaptığını yapıyor, çevresel stresini ve aşırı kapasitesini denizaşırı ülkelere ihraç ediyor.”

Mevcut Çin büyüme modelinin kırılganlığının giderek daha fazla farkına varan hükümet yetkilileri, sonunda Yu’ya danıştı. Ancak onların da hareket alanı sınırlı. Beton ekonomisinin ilk momentumunu her zaman beton siyasetinin ataleti izler. Cumhurbaşkanı Şi, “güzel bir ülke” ve “ekolojik bir uygarlık” yaratmak için ağır sanayiden yüksek teknolojili üretime doğru bir ekonomik geçiş sözü verdi ve hükümet şimdi bu büyük inşaat patlamasından kurtulmaya çalışıyor. Ancak Şi, inşaat sektörünün öylece sönmesine izin veremez, çünkü bu sektörde 55 milyondan fazla işçi -neredeyse Britanya nüfusunun tamamı kadar- istihdam ediliyor. Bunun yerine Çin, diğer sayısız ülkenin yaptığını yapıyor, çevresel stresini ve aşırı kapasitesini denizaşırı ülkelere ihraç ediyor.

Pekin’in çok övülen Kuşak ve Yol Girişimi -Marshall Planı’ndan katbekat büyük bir denizaşırı altyapı yatırım projesi- Kazakistan’da karayolları, Afrika’da en az 15 baraj, Brezilya’da demiryolları ve Pakistan, Yunanistan ve Sri Lanka’da limanlar vaat ediyor. Bu ve diğer projeleri tedarik etmek için ülkenin en büyük çimento üreticisi olan China National Building Material, 50 ülkede 100 çimento fabrikası inşa etme planı olduğunu duyurdu.

Ne kadar beton, o kadar yolsuzluk

Bu kesinlikle suç faaliyetlerinin artacağı anlamına geliyor. İnşaat sektörü, aşırı hızlı ulusal inşaat faaliyetinin birincil aracı olmasının yanı sıra, rüşvet için de en geniş kanalı teşkil ediyor. Pek çok ülkede bu ikisi arasındaki bağlantı o kadar güçlü ki, insanlar bunu bir endeks olarak görüyorlar: Ne kadar beton, o kadar yolsuzluk.

Uluslararası Şeffaflık Örgütü’ne göre inşaat, dünyanın en kirli işi ve madencilik, emlak, enerji veya silah piyasasından çok daha fazla rüşvet içeriyor. Hiçbir ülke bundan muaf olmasa da son yıllarda Brezilya, sektördeki rüşvetin dudak uçuklatan boyutlarını en açık şekilde ortaya koyan ülke oldu.

Başka yerlerde olduğu gibi, Güney Amerika’nın en büyük ülkesinde de beton çılgınlığı sosyal kalkınmanın bir aracı olarak mülayim bir şekilde başladı, sonrasında ekonomik bir gerekliliğe dönüştü ve sonunda siyasi çıkar ve bireysel açgözlülük için bir araç haline geldi. Bu aşamalar arasındaki geçiş etkileyici bir hızla gerçekleşti. 1950’lerin sonundaki ilk büyük ulusal proje, ülkenin iç kısmında neredeyse ıssız bir ovaya inşa edilen yeni bir başkent, Brasilia idi. Toprağı kaplamak, bakanlıklar ve konutlar için yeni yapılar inşa etmek üzere ovaya yalnızca 41 ayda, bir milyon metreküp beton döküldü.

Bunu Amazon yağmur ormanlarından geçen yeni bir otoyol -TransAmazonia – ve ardından 1970’den itibaren Güney Amerika’nın en büyük hidroelektrik santrali, Paraguay ile Parana nehri sınırında inşa edilen ve Hoover Barajı’ndan neredeyse dört kat daha büyük olan Itaipu Barajı izledi. Brezilya inşaat sektörü, 12.3 milyon metreküp betonun 210 adet Maracana Stadyumu’nu doldurmaya yeteceğini söyleyerek övündü. Bu, Çin’deki Yangtze nehrinin Üç Boğaz Barajı tarafından 27.2 milyon metreküp betonla boğulmasına kadar dünya rekoru olmayı sürdürdü.

‘Çalıyor ama çalışıyor’

Ordunun iktidarda olması, basının sansürlenmesi ve bağımsız yargının eksikliği nedeniyle, generaller ve müteahhitler tarafından bütçenin ne kadarının sızdırıldığını bilmenin hiçbir yolu yok. Ama 1985’ten bu yana, diktatörlük sonrası dönemde, rüşvetle lekelenmemiş neredeyse hiçbir partinin ya da politikacının kalmamasıyla yolsuzluk sorunu çok belirgin hal aldı.

Uzun yıllar boyunca, bu kişilerin en ünlüsü, Büyük Solucan anlamına gelen ve Minhocao olarak bilinen dev yükseltilmiş otoyolun inşası sırasında şehri yöneten São Paulo Valisi Paulo Maluf’tu. 1969’da hizmete açılan bu proje için kendini öven Maluf, iddiaya göre, sadece dört yıl içinde bayındırlık işlerinden 1 milyar dolar yağmaladı -bu meblağın bir kısmının İngiliz Virgin Adaları’ndaki gizli hesaplara kadar uzandığı tespit edildi. İnterpol tarafından aranmasına rağmen, Maluf onlarca yıl adaletten kaçtı ve bir dizi üst düzey kamu görevine seçildi. Bu, kendisi hakkında sık sık kullanılan ve küresel beton endüstrisini de tanımlayan sinik bir cümle sayesinde gerçekleşti: “Çalıyor ama çalışıyor.”

Gerçi, son beş yılda, Maluf’un ünü Brezilya’nın en yozlaşmış adamı olarak gölgelendi. Bunun nedeni, Araba Yıkama Operasyonu olarak bilinen, geniş bir ihaleye fesat karıştırma ve kara para aklama ağına yönelik açılan büyük çaplı soruşturmaydı. Odebrecht, Andrade Gutierrez ve Camargo Corraa başta olmak üzere dev inşaat firmaları, politikacıların, bürokratların ve aracıların petrol rafinerileri, Belo Monte barajı, 2014 Dünya Kupası, 2016 Olimpiyatları ve bölge genelinde onlarca başka altyapı projesi için aşırı derecede şişirilmiş sözleşmeler karşılığında, en az 2 milyar dolarlık rüşvet aldığı bu genişleyen ağın merkezinde yer aldı. Savcılar, Odebrecht’in tek başına 415 politikacı ve 26 siyasi partiye rüşvet verdiğini açıkladı.

Küresel Ekonomi ve İklim Komisyonu’na göre gelişmekte olan ülkeler altyapılarını mevcut ortalama küresel seviyelere genişletirlerse, inşaat sektörü 2050 yılına kadar 470 milyar ton karbondioksit salacak.”

Bu skandalın ortaya çıkması sonucunda hükümet düştü, Brezilya’nın eski bir cumhurbaşkanı ve Ekvador’un cumhurbaşkanı yardımcısı hapse girdi, Peru cumhurbaşkanı istifaya zorlandı, onlarca politikacı ve yönetici parmaklıklar ardına atıldı. Yolsuzluk skandalı Avrupa ve Afrika’ya da sıçradı. ABD Adalet Bakanlığı, olayı “tarihin en büyük yabancı rüşvet davası” olarak nitelendirdi. Skandal o kadar büyüktü ki, Maluf nihayet 2017’de tutuklandığında kimse kılını bile kıpırdatmadı.

Bu tür yolsuzluklar sadece vergi gelirlerinin çalınması anlamına gelmez, aynı zamanda çevre suçları için bir motivasyon kaynağı oluştururlar: Toplumsal değeri şüpheli olan projeler için atmosfere milyarlarca ton CO2 pompalandı ve Belo Monte örneğinde olduğu gibi, bu projeler genellikle inşaatlardan etkilenen yerel sakinlerin muhalefetine ve ruhsattan sorumlu yerel makamlar hakkındaki büyük ve derin endişelerine rağmen yapıldı.

Tehlikeler giderek daha belirgin hale gelse de bu düzen hâlâ kendini tekrar ediyor. Hindistan ve Endonezya, gelişme süreçlerindeki yüksek beton aşamasına yeni giriyorlar. Önümüzdeki 40 yıl içinde dünyada yeni inşaat yapılan alanın iki katına çıkması bekleniyor. Bunlardan bazıları sağlık açısından yarar sağlayacaktır. Çevre bilimci Vaclav Smil, dünyanın en yoksul evlerinde çamur zeminlerin betonla değiştirilmesinin parazit kaynaklı hastalıkları yaklaşık yüzde 80 oranında azaltabileceğini tahmin ediyor. Ancak her beton el arabası aynı zamanda dünyayı ekolojik çöküşe daha da yaklaştırıyor.

Chatham House, kentleşme, nüfus artışı ve ekonomik gelişmenin küresel çimento üretimini yılda 4’ten 5 milyar tona çıkaracağını tahmin ediyor. Küresel Ekonomi ve İklim Komisyonu’na göre de gelişmekte olan ülkeler altyapılarını mevcut ortalama küresel seviyelere genişletirlerse, inşaat sektörü 2050 yılına kadar 470 milyar ton (gigaton) karbondioksit salacak.

‘Beton çağı’nı terk etme zamanı

Bu, dünyadaki her hükümetin, dünyadaki ısınmanın 1.5 ila 2 derecede kalma hedefine ulaşması için, çimento endüstrisinden kaynaklanan yıllık karbon emisyonlarının 2030 yılına kadar en az yüzde 16 oranında düşmesi gerektiğini kabul ettiği iklim değişikliğine ilişkin Paris Anlaşması’nı ihlal ediyor. Aynı zamanda, insan refahı için elzem olan ekosistemlere de ezici bir yük bindiriyor.

Tehlikeler kabul ediliyor. Chatham House tarafından geçen yıl yayımlanan bir rapor, çimentonun üretilme şeklinin yeniden gözden geçirilmesi çağrısında bulundu. Emisyonları azaltmak için, üretimde yenilenebilir kaynakların daha fazla kullanılmasını, enerji verimliliğinin artmasını, cüruf yerine başka malzemelerin ikame edilmesini ve en önemlisi de pahalı olmasına ve henüz ticari ölçekte endüstride uygulanmamasına rağmen, karbon yakalama ve depolama teknolojisinin yaygın olarak benimsenmesini teşvik ediyor.

Mimarlar, çözümün binaları daha yalın hale getirmek ve mümkün olduğunda çapraz lamine ahşap gibi başka malzemeler kullanmak olduğunda hemfikir. Anthony Thistleton, “beton çağının” dışına çıkmanın ve öncelikle bir binanın nasıl göründüğü hakkında düşünmeyi bırakmanın zamanının geldiğini söylüyor.

Thistleton, Architects Journal’a verdiği demeçte, “Beton güzel ve çok yönlüdür, ancak ne yazık ki çevresel bozulma açısından aynı anda tüm kötü özelliklere sahip,” diyor ve şöyle devam ediyor: “Kullandığımız tüm malzemeleri ve bunların daha geniş etkilerini düşünmek bizim sorumluluğumuz.”

Zihniyet değişimi şart

Ancak birçok mühendis, uygulanabilir bir alternatif olmadığını iddia ediyor. Çelik, asfalt ve alçıpan betondan daha fazla enerji yoğundur. Dünyanın ormanları, kereste talebinde ciddi bir artış olmadan bile endişe verici bir oranda tükeniyor.

Leeds Üniversitesi’nde malzeme ve yapı alanında profesör olan Phil Purnell, dünyanın “maksimum beton” anına ulaşma olasılığının düşük olduğunu ifade ediyor. Purnell, “Hammaddeler neredeyse sınırsız ve yollar, köprüler, yani temele ihtiyaç duyan her şeyi yaptığımız sürece de talep görecek” diyor ve şöyle devam ediyor: “Nereden bakarsanız bakın beton, tüm malzemeler arasında en az enerjiye aç olandır.”

Purnell, bunun yerine mevcut yapıların daha iyi korunmasını ve bu mümkün olmadığında geri dönüşümün artırılmasına odaklanılması çağrısında bulunuyor. Halihazırda, betonun çoğu çöp sahalarına gidiyor veya kırılıyor ve katışmaç olarak yeniden kullanılıyor. Purnell, bu beton malzemenin taleple eşleşmesini sağlayacak tanımlama etiketleri ile işaretlenmesi durumunda, bu sürecin daha verimli bir şekilde aşılabileceğini ifade ediyor. Leeds Üniversitesi’ndeki meslektaşları da Portland Çimentosu’na alternatif bulmak için araştırmalarını sürdürüyor ve farklı karışımların bir bağlayıcının karbon ayak izini üçte iki oranında azaltabileceğini söylüyorlar.

En önemlisi ise, yaşam alanlarını inşa edilmiş yapılarla ve doğaya dayalı kültürleri veriye dayalı ekonomilerle değiştiren gelişimsel bir modelden uzaklaşan bir zihniyet değişiminin gerekliliği. Bu, beton üzerine inşa edilmiş güç yapılarıyla mücadele etmeyi ve büyüme için betondan daha güvenilir bir temel olduğunu kabul etmeyi gerektiriyor.

Metnin orijinali için tıklayın

 

Bu yazının orjinali bu adreste