Birçok insan onu Mehmet Lütfü Özdemir olarak tanıyor, o artık Rachel Hebun Aden… 2010’da halkı askerlikten soğutmaktan yargılandı, 2011 yılında vicdani reddini açıkladı, sivil ölüme mahkum edildi, o yılmadı, direndi, elinden geldiği kadarıyla tüm ötekilerle birlikte hareket etti, kitaplar yazdı, sivil toplum kuruluşlarında çalıştı, 2015 Suruç katliamında yaralandı, hakkında davalar açıldı, suçlamalar dinmedi, ölüm tehditleri sonrasında ise 2017’de Almanya’ya göç etti, şimdilerde yeniden doğum sürecinde ve trans kimliğini özgürce yaşamak istiyor. Türkiye’den göç eden translar yazı dizisinin ikinci konuğu Almanya’dan Rachel Hebun Aden…

Bu röportaj dizisinde Türkiye’den göç etmiş transları konuk alıyorum, öncelikle teklifimi kabul ettiğin için teşekkür ederim,

Sevgili Barış, öncelikle bu röportaj için asıl ben teşekkür ederim. Trans kimliğimle verdiğim ilk röportaj olması bakımından ayrı bir yeri oldu şimdiden. Kendime koyduğum ismimle, benimle röportaj yapan ilk kişisin ve ilk defa açık Transgender kimliğimle hayatımın bilinmeyenlerini paylaşmış olacağım için az biraz heyecanlıyım tabi.

Öncelikle seni tanıyalım, çocukluk ve gençlik dönemin nasıldı, nasıl bir çocukluk geçirdin, trans kimliğin ile ilgili hatırladıkların neler?

Ben Rachel Hebun Aden. Birçok insan önceki hayatımda beni Mehmet Lütfü Özdemir olarak tanıyordu. Okuyucularımız için, burada Rachel’den söz etmek istiyorum. Hebun’u anlatmak ve onun hayata tutunma biçiminden bahsetmek istiyorum.

1983 yılında Adana’nın Yüreğir ilçesine bağlı Sarıçam Mahallesi’nde dünyaya geldim. Biyolojik annem, üç kız ve bir erkek kardeşim ile aynı evde büyüdüm. Annem, biyolojik babam ile ben henüz 8 yaşımdayken, resmi olarak boşanmasa da, üzerine iki kuma gelince evini ayırmış bir çocuk gelin; ilk çocuğunu 15 yaşında dünyaya getirmiş birisi. İlkokuldan sonra hemşire olmak istese de evlendirilmiş. Biyolojik babam ise terzi olarak başladığı kariyerine, yanında yüzlerce işçi çalıştıran bir tekstilciye dönüşmüş, sonrasında iflas etmiş ve yine aynı zamanda hala aktif siyaset ile ilgilenen siyasal faşist İslamcı bir tip.

Kendimi bataklığın içinde doğup büyüyen lotus çiçeğine benzetiyorum. Bu hikaye öyle uzun ki, ilk defa cinsiyet kimliğim ve cinsel yönelimim üzerinden konuşacağımız için ben de konuyu çok saptırmadan bir şeyler söylemek istiyorum.

Çocukken bir şekilde renkli olduğumu bilen ve bunun farkında olan birisiydim. Zeki bir çocuktum, aşırı keskin bir zeka yani. Kendisine dayatılan birçok şeye karşı reaksiyon gösteren bir çocukluk profilim var. Aynı zamanda korkunç acılar yaşamış, ölümlerden dönmüş, travmalar yaşamış, tacize uğramış bir çocukluk benimkisi. Tüm bunların neticesi olarak ağır depresyonlar da yaşadım çocukluğumda. Detayları yazmayacağım, hayatımın en ufak bir saniyesi dahi dün gibi hafızamdaki yerini koruyor ve hatırlamak, geriye bakmak çok acı verici oluyor. Dolayısıyla trajik konulara çok fazla değinmeyeceğim.

Ne yaşarsa yaşasın, başına gelenler karşısında bir şekilde hayata tutunan, yaşama arzusunu kaybetmeyen, kendisine kimlerin ne yaşattığını da asla unutmayan, yaşadıklarına anında tepki gösteren, dik başlı, asi, isyankar, itiraz eden, kendini savunan bir çocuktum.

Kendimi hiçbir zaman hiç kimseye ezdirmedim. Dayak yeme pahasına, kafama silah dayanmasına, birilerinin resmi kimliklerinin ve erkek egemen ideolojinin arkasına sığınmasına bakmadım, korkmadan üzerlerine yürüdüm; asla ama asla hiçbir zaman hiçbir erkeğe boyun eğmedim ve kendimi korumaya çalıştım.

Erken yaşlarda içine doğduğum aile ve çevre de erkeklerin kadınlara bakış açılarını ve toplumu çözmüş olmamdan dolayı, gizlilik konusunda yani erkek rolünde başarılı olduğumu ama bunun da çok büyük bir travmaya sebep olduğunu belirtmem gerekiyor.

Yaşıtlarından daha olgun, daha düşünceli, onları organize eden, yönlendiren, sorgulayan, düşünen, tek başına vakit geçirmeyi seven, sokak hayvanlarını besleyen, karıncalarla arkadaş olan, empati duygusu erken yaşlarda gelişmiş bir çocuktum. Kendimden büyüklerin dertlerini dinleyen, onlara çocuk yaştayken akıl veren, çok bilmiş, hayal perest ve kendine sonsuz güvenen biriydim.

Film izlemek, bisiklet sürmek, tavla oynamak, ağaç dikmek, yağmurda ıslanmak, şiir yazmak, şarkılar söylemek, arşiv tutmak, elektronik aletler ile oynamak, onları bozmak veya tamir etmek, ses, video işleriyle uğraşmak gibi hobilerle doluydu çocukluğum. Her zaman keşfetmeye meraklı, anlayışlı, insanlara karşı toleranslı, çevresi tarafından güvenilen, saygı duyulan ve sevilen bir çocuktum. Empati yeteneği aşırı gelişmiş bir çocuk olarak da bazı zamanlar mutsuz ve hüzünlüydüm.

Acı, tatlı, mutlu ve bazen mutsuzluklarında olduğu bir çocukluk yaşadım. Birçok şeyi erken yaşta anlayıp, kavradığımı ve öğrendiğimi biliyorum. Annesinin yaşadıklarına üzülen, ona sahip çıkmaya çalışan, onun için de kavga eden, ona ev işlerinde yardım edip yük olmayan, kız kardeşleriyle her zaman dayanışma içerisinde olmuş ve yine onlar içinde hayatını ortaya koymuş birisiyim. Bu da ayrıca uzun bir hikaye ve müthiş kavgaları içerisinde barındırıyor..

İçine doğduğum aile, mahalle ve ülkeye bakınca çok farklı ve renkli biri olduğumu henüz altı veya yanılmıyorsam yedi yaşlarımda fark etmiştim. İlkokulumuza gelen bir tiyatro grubu sayesinde fark ettim bunu. LGBTİQ+ sanatçıların taklidini yapan bir tiyatrocu beynimde şimşekler çakmıştı o gün. O günü hiç unutamam. Sahnede gördüğüm yansıma bana benziyordu, kendime öyle yakın hissetmiştim ki anlatamam o duyguyu veya nasıl anlatılır bilemiyorum. Tabi bu duyguyu yani neler hissettiğimi o zamanlar kimseyle paylaşmamıştım. O gün çevremdeki erkek ve kadın rolleri üzerine kurulu bir gezegenin dışına ilk çıkışımdı ve orada nefes aldığımı ve özgür olduğumu hissetmiştim.

Sonra kendimi izlemeye devam ettim. Bu kendini izleme hali, dışardan bakma durumu, erkek rolünde hata yapıyor muyum acaba, demenin bir biçimiydi. Bu hal, kendini kontrol etme ve savunma durumuydu. Bir erkek bedeninde hayatı yaşayan ben vardım, bir de o hayatı yaşayan kişiyi takip eden, hata yapmasına engel olan, onu düzelten, onun elinden tutan gerçek benliğim olan bir kadın vardı. Kendisinin farkına varan o çocuğu korumalıydım. Beni koruyan ve gözetleyen kadın profilimdi ve ona çok müteşekkirim.

Çocukken bana giydirilen erkek elbiselerini, duygularını ve düşüncelerini üzerimde görmeyi hep yadırgamışımdır. Dışarıdan kendime bakınca şaka gibisin diyordum kendime kendime. Üzerime giydirilen erkek rolünün bana uymadığını erken yaşlarda fark etmiştim.

On iki, on üç gibi yaşlarda, kız kardeşlerimin makyaj malzemelerini gizli gizliye kullandığımı hatırlıyorum. Tabi hiçbir zaman kendimi ele vermedim. Bu gizlilik erken yaşlardan itibaren başladı ve birkaç yıl öncesine kadar da devam etti. Aslında buraya Almanya’ya gelmeden önce çok az insanın bildiğini, Türkiye’den ayrıldıktan sonra herkese duyurmuş oldum.

Anlıyorum, toplumsal baskılardan dolayı bırak başkalarına açılmayı kendine açılma bile çok sancılı bir süreç…

Bu gizlenme hali cesaretsiz biri olduğum anlamına gelmiyor, aksine toplum gerçekliğinden kaynaklanıyor. Ailenizden başlamak üzere toplumun geneli, çocuklarının cinsel kimlik ve yönelimi hakkında hiçbir şey bilmez, bu konularda neredeyse hiç konuşmaz, bunu bir tabu, bir suç, bir günah şeklinde düşünür. Türkiye LGBTİQ+lar için Avrupa’nın en kötü ikinci ülkesi, dünyada en fazla trans cinayeti işlenen ülkelerden biri, Türkiye’de onur yürüyüşü düzenlemek ve yürümek yasak… Transların yakıldığı, yok sayıldığı, öldürüldüğü, hakkını arayamadığı bir ülkede bu gizlilik haline umarım hak verirsiniz.

Çocukken hem kız çocukları hem de erkek çocuklarıyla oyunlar oynardım. Cinsiyet algım topluma hiç uymadı. Çocukken de uymuyordu ve öyle ki bana alınan oyuncakları yaktığımı hatırlıyorum. Oyuncakların çoğu erkek dünyasına hitap ediyordu, bana hitap etmiyordu! Mahallemdeki çocukları, insan kardeşlerim olarak görüyor ve kim hangi oyunu oynamak istiyorsa ona eşlik ediyordum. Oyunu hangi cinsiyetin oynadığı ile ilgilenmezdim; oynamak için eğlenmek için oynardım. Çocuk Rachel nasıl ki cinsiyetsiz yaşadıysa büyüyünce de hayatına öyle devam etti. Ben aşka inanıyorum, hiçbir insanın hiçbir zaman cinsel organına aşık olmadım. İnsanların zekasına, merhametli olup olmadığına baktım. Ben her zaman insanların sevgisine ve kalbindeki saflığa talip olmuşumdur. Gerisi ile hiçbir zaman ilgilenmedim.

İlkokula beş yaşında başladım ve sonra konservatuar da okumak istesem de bu mümkün olmadı. Ebeveynlerim ile çocuk yaşta bu kararımı paylaşmama rağmen, bir diktatör çocuğu olarak, imam hatip lisesi’ne gönderildim ve orta okulu orada okudum. Zor bela o kabustan kurtularak liseye ticaret meslek lisesinde devam ettim. Lise yıllarımda da en yakın arkadaşlarım okulun bütün kızlarıydı diyebilirim. Tabi birkaç erkek arkadaşımda vardı. Hemen hemen alt ve üst sınıftan herkesle arkadaştım. Dans etmeye, içmeye ve gezmelere giderdik hep birlikte. Dans etmek demişken, hayatımda ayrı bir yeri var dans etmenin. Erken yaşlardan itibaren dans etmeyi hep kadınları taklit ederek öğrendim diyebilirim. Lise yıllarında yine okuldaki siyasi çatışmaların dışında durmaya özen gösteren, birbirleriyle kavga eden sağcı ve solcu gençlerin hepsini anlamaya çalışan tarafsız bir bölgede durdum her zaman.

Orta okul ve lise yıllarımda okul sonraları o dönem Adana’da belediye meclis üyesi olan biyolojik pederimin de kısa bir süre sekreterliğini yapmıştım.. Birçok defa telefonun arkasındaki sesin, “kızım baban orda mı” diye sorduğunu hatırlıyorum. Ayrıca sesim çok güzeldi o yaşlarda, üç yaşında başladığım şarkı söyleme maceram hep devam etti. Ezan okumuşluğumda dahi vardır.

Peki lise dönemin?

Lise yılları ve sonrası, ‘kırıtarak’ gezince fazlasıyla tepki aldığımı biliyorum. Genelde ailemin yaşadığı mahalle dışında, renkli ortamlarda takıldığımda kendim olarak yaşıyordum ve eve dönünce rol yapıyordum. O dönemler aşırı derece fobik tepkilere maruz kaldığımı hatırlıyorum. Neden böyle konuşuyorsun, neden şöyle yürüyorsun vb. klasik LGBTfobik tepkiler. Hiçbir şekilde içinde yaşadığım topluma uymayan ve sığmayan bir karakterim vardı. Türkiye’de yaşayan birçok LGBTİQ+ ile aynı kaderi paylaştım diyebilirim, hepimiz bir şekilde aynı ve benzer toplumsal homofobi veya transfobiye maruz kalan insanlarız.

Liseyi on altı yaşımda bitirdim ve sonrasında bir yazılım danışmanlık şirketinde çalışmaya başladım. İnternete çok erken yaşlarda bulaşınca haliyle dünyada olup biten şeylerden bir şekilde haberdar oluyorsunuz. İnternet üzerinden tanıştığım birçok LGBTİQ+ birey oldu. Bu tanışıklıklar uzun bir süre devam etti. Daha sonra Adana’dan ayrılıp, önce Diyarbakır’da sonra İskenderun ve Antalya’da yine aynı sektörde webmaster olarak çalışmaya devam ettim. On sekiz yaşımdan sonra doğduğum ve büyüdüğüm şehirden uzaklaşınca ve gezmeye başlayınca her renkten, dilden, cinsiyetten, dinden insanlar tanıdım. Biyolojik ailemden uzakta yaşayınca, kendimle daha fazla ilgileniyor, makyaj yapıyor, süsleniyor ve bolca eğleniyordum.

O yaşlara dönüp baktığımda hayatıma sevgili olarak aldığım insanlar, aşık olduğum insanlar birçok farklı kimlik ve yönelime sahipti. Hepsini gizledim, hep gizli yaşadım diyebilirim. Çoğuyla internet üzerinden tanışıyordum. Erken yaşlardan itibaren, birçok şehir gezmeye başladım. Bu gezmeler sadece iş amaçlı değil aynı zamanda yeni ve renkli insanlarla da tanışmak içindi. Özellikle o dönemlerde Antalya, Ankara, İzmir ve İstanbul’daki birçok transla bağlantılarım vardı. Translarla olan ilk temaslarım çok anlamlıdır benim için. Tanıdığım ilk trans kadınlar benim için abla gibiydiler. Ben bir şekilde kendisini gizleyerek yaşayan bir transtım ve özellikle internet ve bilgisayar konusunda onlara yardımcı oluyor, teknik destek sağlıyordum. Trans ablalarım ile çoğu zaman evlerinde oturup onların dertlerini sorunları dinleyip, birlikte kahve içerdik ve bazen de trans ablalarımla dans etmeye eğlenmeye gidiyordum.

Altı yaşlarında LGBTİQ+ gezegeni olduğunu anlayan o çocuk, büyüdükçe gezegende yaşayanları görünce aslında kendisini tanımaya başlamıştı. E tabi o dönemlerde bir görecektiniz beni, yaşadığı tüm olumsuzluklara rağmen hayatı çılgınlar gibi seven ve hayatla adeta dans eden ben.. Çocukluk ve ilk dönem gençlik hikayelerim baya çoktur. Yukarıda biraz özetini geçtim desem yeridir. Ha unutmadan, dans etmeye devam ediyorum. Her zaman dediğim gibi, biz iktidarları değil, özgürce dans edip sevişeceğimiz sokakları istiyoruz. Dans önemli..

Türkiye de nelerle meşguldün?

Türkiye’de birçok farklı işle uğraştım. Bankacılık ve muhasebe eğitimi alsam da, bilgisayar uzmanı olarak başladım profesyonel iş hayatıma, sonra webmaster olarak devam ettim erken dönemlerde. Sonra gazetecilik yaptım, asistanlığını yaptığım şair, yazar, siyasetçi ve düşünce insanları oldu. Dijital pazarlama uzmanı olarak bir dönem Kültür Bakanlığı’nda çalıştım. Dört kitap yazdım.

Aktivizmle de uğraşıyordum. Yaşam hakkı savunucusu olarak, Uluslararası Af Örgütü ve Vicdani Ret Derneği’ne de üyeydim. Sokakta yaşayan evsizler, çocuklar ve gençlerle dayanışma içerisinde oldum. Vegan hareketine destek verdim. Bombalara Karşı Sofralar ve Yeryüzü Sofraları’nın duyulması için çaba harcadım. Özellikle dini alanda LGBTİQ+ bireylerin sömürülmesine karşı kültürel anlamda mücadele ettim. Dezavantajlı insanlarla ile dayanışma içerisindeyim ve onların hakkını savunmak için çabaladım. Yemeğimi aç olanla, ceketimi üzerinde ceketi olmayanla paylaştım. Ekoloji ve kent mücadeleleri alanında da çalışmalar yürüttüm. Roboski’den, Van’daki depreme, İstanbul’un arka sokaklarındaki garibanlardan, Kobani ve Şırnak için yapılan insani yardım çalışmalarına kadar birçok dayanışma çalışmasının içerisinde yer aldım. Loç Vadisi, Munzur, Artvin ve Hevsel’deki doğa talanı protestolarından, Akkuyu ve Sinop Nükleer protestolarına kadar, ülkenin hangi dağı efkarlıysa oradaydım diyebilirim.

O kadar çok şey var ki.. Ötekilerin ötekisi olarak geçti son dönemlerim.. Rüya gibiydi…. Özet geçeyim ben yine..

Neden göç etmek zorunda kaldın ve Neden Almanya?

2008 yılı sonunda Ankara’daki kamu işinden ayrılınca, gazeteciliğe ve sivil yaşama geri döndüm. Bir süre Ankara’da çalıştıktan sonra 2009 sonunda İstanbul’a taşındım. 2010 yılında Halkı Askerlikten Soğutmak’tan yargılandım. Bu olay benim için sistemi yani Türk Devleti’ni de ilk defa karşıma alışımdı.

Sonra 2011 yılında da Vicdani Reddimi açıkladım. Türkiye’de vicdani retçi olmak sivil ölümü yaşamak demek. Dayanışma ile hayata tutundum diyebilirim.

Ayrıca yine o dönemde 2011 sonlarında ulusal bir radyoda yaptığım bir programda Erdoğan ailesini eleştirdiğim için yayını sonlandırıldı. Sosyal medyada paylaştıklarım yüzünden sık sık ifade vermeye gidiyordum. Gezi’de direnişin göbeğinde yer alan insanlardan biriydim. Gezi’den önce başlayan ve sonrasında da devam eden gözaltılar sıradan hale gelmeye başlamıştı. Özellikle Gezi direnişinden sonra devletin özel takibi altındaydım.

İstanbul’da birçok defa demokratik eyleme katıldım ve basın açıklamalarında bulundum. Savaş karşıtı bir birey olarak, ekoloji ve kent mücadelesi içerisindeydim.

2015 yılında Suruç’ta yaşanan katliamda yaralandım. 2016’da darbe girişimi olduğunda biz yaşam yolcuları olarak ekoloji mücadelesi için yollardaydık.

Burada biraz özet geçtim, toparlayacak olursam, Türkiye’de nefes almak dahi imkansız hale gelmişti benim için. Gazetecilik çalışmalarıma devam edemiyordum. Hakkımda açılan soruşturmalar ve davalar vardı. Ölüm tehditleri alıyordum.

Politik açıdan Anarşistçe bir yaşam tarzım vardı. Tüm barışçıl ve insancıl mücadelemize ve çabalarımıza rağmen kaybettik, dedim ve 2017’de yapılan Anayasa Referandumu’ndan sonra da 28 Nisan 2017’de Türkiye’den ayrıldım. Türkiye’den bir sırt çantası ile ayrıldım, içinde demokrasi, adalet, barış, eşitlik ve özgürlük ve birkaç tane de kitap vardı.

Neden Almanya? Almanya’ya ilk gelişim değildi. Ayrıca burası sosyal adalet ve yaşamsal açıdan nefes alabileceğim, kendim olabileceğim, dünyadaki özgürlükçü topluma sahip birkaç ülkeden biri. Almanlarda benim gibi her açıdan çıplak olmayı seviyorlar. Almanya ile yıldızları barışık olan biriyim. Tabi burada da hayata sıfırdan başlamak kolay olmadı.

Trans kimliğinle ilgili Türkiye de ne gibi zorluklar ile karşılaştın?

Yirmili yaşlarımın başında bir kırılma yaşadım. Eğlenceli bir dünyadan sıkıcı bir dünyaya geçişti bu. Gazeteciliğe başladıktan sonra, cinsel kimlik ve yönelimimi tamamıyla gizlemeyi tercih ettim. Ben buna raydan çıkma diyorum. İçimdeki kadını derin bir kuyuya veya dondurucuya saklamak gibi bir şeydi bu.. Kendimi bu süreçte daha iyi izlemeye ve korumaya devam ettim.. Ankara’nın soğuk ruhundan kendimi korumak zorundaydım. Sonra, politik konulardan dolayı çoğu zaman kendimle pek ilgilenemez hale geldim. Çok sonraları ayrıca sivil ölümü yaşadığım yıllar boyunca hem geçim telaşı hem var olma telaşı fazlasıyla yorucuydu.

İçimdeki kadına ve bedenime kimselerin zarar vermesini ve üzmesini istemiyordum. İçimdeki kadını, onun özgür ruhunu çevremdeki çok az insana göstermiştim. Gerçek kimliğimi ve benliğimi gizledim ve onu Türkiye’de hiçbir cinsel terapi sürecinin içerisine dahil etmedim, nelerle karşılaşacağımı az çok bildiğim için bu gizlenme devam etti. Yıllarca bu zorluklara göğüs germeye çalıştım ve her şeye rağmen gerçek benliğimi arka planda da olsa yaşayarak bir şekilde yaşamımı sürdürmeye devam ettim.

Şu an trans sürecin nasıl ilerliyor? Almanya’daki transların Sağlık hakkı, hormon kullanımı, psikolojik destek almaları gibi konularda ne derece bilgin var ve bunlarla ilgili bilgi verebilir misin?

Almanya’ya geldikten sonra içinden çıkıp geldiğim toplumun üzerimde bıraktığı hasarları, bana ait olmayan duygu ve düşünceleri onarmakla geçti ilk iki yılım. Yola çıktığımda aldığım bir karar vardı ve bu kararı gerçekleştirmek için hiç acele etmedim. Bu karar şuydu, asla geriye bakmayacak, ne olursa olsun kendimi bulmaya ve kendim olmaya, kalmaya devam edecektim. Yeterince zamanım ve imkanım vardı artık. Tabi bu hasarları onarırken, yaşadığım katliamın travması, mültecilik travması ve erkek rolünün travmasını üzerimden, benliğimden, hücrelerimden söküp atmak çok zor oldu. Burada dört terapist değiştirdim. Haftalarca yataktan çıkmadığım zamanlar oldu. Duygularım anestezi altındaydı, yürümek ve konuşmak ve yaşamak çok ağırdı. Bırakın Almancayı, Türkçeyi dahi konuşmayı unuttuğum zamanlardan söz ediyorum. Birkaç cümleyle anlatılacak gibi değil, durum cidden çok ağırdı benim için.

Geçtiğimiz yılın başlarında kendimi hem zihinsel hem de fiziksel olarak toparlayıp ayağa kalktım. Şimdilerde daha iyi hissediyorum. Her şeyden önce güvende olmaya ihtiyacım vardı ve bunu bir şekilde kendim için yaratmış olmaktan mutluyum. Şimdi aldığım kararı ve düşlerimi gerçekleştirmek için yoluma devam ediyorum. Tüm bu süreçlerde yanımda olan insanlara çok teşekkür ediyorum.

Almanya’da depresyona girmemenizi tavsiye ediyorum, zira psikologlardan randevu almanız çok zor. Bir randevu almak için aylarca beklemek zorunda kalıyorsunuz. Ben bu konuda da biraz şanslıyım galiba. Hem kendi kendimi düzeltecek bilgi birikime sahibim hem de hatırı sayılır bir çevrem oluştu burada.

Kendimi psikolojik açıdan toparlayınca ve yine biraz Almanca öğrenince soluğu yaşadığım şehirdeki LGBTİQ+ derneğinde aldım ve geçtiğimiz yılın Aralık ayının başında ilk psikiyatri randevumu gerçekleştirdim. İlk randevu biraz tatsız geçti, dünyanın her yerinde yaşandığı gibi, transların geçiş süreci öncesi karşılaştığı saçma sorulara cevap vermek zorunda kaldım. Çocukken hangi oyuncaklarla oynuyordun, gibi salakça soruları içerisinde barındıran sorular bütünü.

Almanya’da hormon terapi süreci ve geçiş ameliyatları sağlık sigortası tarafından karşılanıyor. Tabi öncelikle psikiyatri raporları gerekiyor. Şunu da yeri gelmişken belirteyim burada, bizleri psikiyatrik vaka olarak gören sistemin tüm dünyada değişmesi gerekiyor! Psikanaliz ve felsefe hobilerim arasında ve bu konularda yeterince okuma yaptığımı biliyorum. Cinsel kimlik ve yönelim konusunda arkeolojik kazı yapar gibi toplumlardaki cinsiyet süreçlerine kadar araştıran okuyan birisine siz kalkıp saçma sapan sorular soramazsınız! Çoğu karşımızda ezbere konuşup duran ve belli şablonlar ile ilerleyen psikiyatristler bulunmakta. İlk randevumuz da gerçekten çok sinirlendiğimi söylemek istiyorum. Hormon terapi sürecime önümüzdeki günlerde başlayacağım. Süreç zorlu ve yorucu olsa da buna değecek, çünkü kendimi dışardan izlemeyi bıraktım, gerçek benliğim ile buluştuğum için artık huzurluyum ve kimliğimi herkese açıkladığım için de son derece mutluyum.

Almanya’daki süreç Türkiye’deki ile benzerlikler taşıyor; ilk altı aylık hormon terapi sürecinizi tamamlamanız gerekiyor. Sonraki süreçte bir altı ay daha düzenli hormon almaya devam ediyorsunuz. Bu yıl benim açımdan hormon terapi süreci ve psikiyatristler ile görüşmekle geçecek. Önümüzdeki iki yıl içinde bu süreci sağlıklı bir şekilde tamamlayıp sonrasında geçiş ameliyatı olacağım. Şu an resmi olarak hala atanmış erkek ismi ve kimliği kullanıyorum, önümüzdeki aylarda bu da değişeceği için mutluyum.

Bundan sonrasında planların neler?

Trans kimliğim ile barışık bir insanım. Gezegenime taşındığım için mutluyum. Sürecimi tamamlayıp avatarımın değişmesini zevkle izleyeceğim. İlerleyen aylarda dijital pazarlama şirketi kurmayı planlıyorum. Evden çalışacağım.

Öte yandan zaten hali hazırda gazetecilik mesleğimi sürdürmeye de devam ediyorum. Almanya’daki dil sürecim, gittiğim kurslarda maruz kaldığım transfobik mobinglerden dolayı sekteye uğrasa da Almancamı geliştirmeye devam ediyorum. Geçiş sürecim boyunca Almancamı geliştirip sonrasında Rachel olarak üniversiteye başlamayı düşünüyorum.

Gerçekleştirmek istediğim çok şey var, belgeseller ve filmler yapmak istiyorum. Ben yavaş ve sakin ilerlemeyi, acele etmemeyi seven bir karakterde olduğum için tüm bu süreçlerin beni yormayacağını biliyorum. Zamanla her şey çok daha güzel olacak.

Ve z kuşağı translara verebileceğin tavsiyeler neler olur?

Z kuşağı translara ve tüm bireylere verebileceğim birçok tavsiye olsa da ben yine özet geçeyim.. İçine doğduğunuz aile, ülke, dil, cinsiyet ve ten rengini hayatı boyunca sorgulamamış, yaşam ve kendi yaşamı üzerinde kafa yormamış hiçbir insanı dinlemeyin. Bu dünyada kötülük var olduğu gibi, dünyamız aynı zamanda merhametli ve sevgi dolu insanlarla da dolu, dünyamızda iyilikler de var.

Ne olursa olsun hayatta kalmaya bakın! Kimsenin sizi üzmesine izin vermeyin ve siz de kimseleri üzmeyin. Sevgiden, adaletten, merhametten, aşktan ve özgürlük arayışınızdan hiçbir zaman vazgeçmeyin. Cahillerle sohbeti kesin. Bol bol kitap okuyun, günlük tutun, ağaç dikin, sizden daha zor durumda olan insanlar için çabalayın. Haksızlıklar karşısında susmayın ve mücadele edin. Kula kulluk etmeyin, ne efendi ne de köle olun! Kendiniz olun, kendinizle kalın, kendinizle barışık olun ve her şeyden önce kendinizi sevin.

Eklemek istediğin başka neler var?

Trans kimliğimi açıkladıktan sonra birçok insan benimle iletişimi kesti, uzak durdu. Tabi bu onların sorunu. Benimle görünmekten ve anılmaktan imtina edenler olduğunu biliyorum. Biyolojik annem ve kız kardeşlerim de dahil olmak üzere beni tanıdığını iddia eden birçok insanın transfobik şiddetine maruz kaldım. Onlarla da görüşmüyorum artık. Yıllardır neler yaşadığımı ve ne hissettiğimi bilmeyenlerin ezbere konuşmaları çok can sıkıcı. Ben kim olduğumu çok iyi biliyorum. Birilerinin bana kalkıp üsten bakan konuşmalar yapmasından tiksiniyorum. Bana yaklaşımları değişen insanlara acıyorum. Kararlarıma, düşlerime ve ilkelerime saygı duymayanlara saygı duymuyorum. Bir karıncayı incitmem lakin biyolojik annem de olsa değerlerim ile çatışmak isteyenlerin gözünün yaşına bakmam. Hepsi bu…

Bu yazı dizisinde yapılmış diğer söyleşiler:
Türkiye’den Göç Eden Translar – 1 | Ceyhan Fırat Hizal