Yükseköğretim Kurulu (YÖK), 6 Kasım 1981 tarihinde, yani 39 yıl önce, 12 Eylül rejiminin ilk kurumlarından biri olarak kuruldu. YÖK, gençliklerinde gazete bile okumaları engellenmiş generallerin oluşturduğu bir cuntanın ürünüydü. Türkiye, 12 Eylül 1980’de silahlı ve tehlikeli bir oluşumun, yani ordunun eline geçmişti. Gazetelerden bile korkan bir zihniyetin yönettiği ordunun üniversitelerden korkması şaşırtıcı değildi. YÖK, üniversitelerin bir ordu disiplinine uydurulması ve susturulması için kullanılacaktı.

YÖK ile özgür üniversitenin karşısına hiyerarşi, demokratik üniversitenin karşısına “emir demiri keser” anlayışı, kamu yararına çalışan üniversitenin karşısına sanayi ile uyumlu, para odaklı çalışan işletmeler çıkarıldı. YÖK için üniversitenin içerisinde ortak yarara ve bilime, örneğin kütüphaneye, ayrılacak ödeneklerin kısılmasında bir sakınca yoktu. Ödeneklerin kısılması üniversite yönetimlerinin hizaya getirilmesi için kullanılacaktı.

Öte yandan, paranın üniversite işleyişine daha fazla sokulması, özellikle de öğretim üyelerinin kendileri için kullanabilecekleri paranın çoğalması sağlanmalıydı. Amaç, ortak yarardan çok kendi cebini düşünenlerle dolu bir üniversite yaratmaktı. YÖK’ün başına getirilen kişinin özel üniversitelerin kurulması için çabalayan ve ilk özel üniversitenin başında yer alan kişi olması da bir rastlantı değildi.

YÖK’ün görevi, üniversiteleri hem 12 Eylül darbesine, hem de önceki darbeye, 24 Ocak darbesine uydurmaktı. 24 Ocak 1980 tarihinde, Türkiye’nin artık neoliberal kapitalizme uydurulacağı açıklanmıştı. Bu düzenin yolunun açılması kolay olmayacaktı. Bunun için tüm olası direnişlerin önünün engellenmesi, var olan toplumsal direniş damarlarının kesilmesi gerekiyordu. Askeri darbe tamı tamına bunun için yapıldı.

Üniversitelerin susturulması da darbenin hedeflerindendi. YÖK’ün önünün açılması da askeri darbe ile sağlandı. Üniversiteler muhalif öğretim elemanlarından, idari personelden ve öğrencilerden temizlendi. Üniversiteleri korku iklimi kapladı.

YÖK, “Asmayacağız da ne yapacağız; besleyecek miyiz?” demekten utanmayan acımasız generallere uygun acımasız bir araç olarak, üniversitelerin toplumla olan bağlarını yok etmek üzere kuruldu. YÖK’ün ne kadar yıkıcı olabileceği son 20 yıl içerisinde daha da iyi anlaşıldı.

Bu dizide neler bulacaksınız?

Bugün üniversite sayısı 200’ü aşmış durumda. YÖK’ün yıkıcı etkisi altında bu sayısal artışın olumlu olamayacağı ortada. Yine de “üniversitelerde neler oluyor?”, sorulması gereken bir soru. Bu dizide bu soruya verilebilecek hızlı yanıtları bulacaksınız. Sizler için üniversitelerin web sitelerinden bazı çarpıcı bilgiler ve örnekler derledik.

Bu dizide üniversitelerin garip hedeflere yönlendirildiğine, logo vb. kurumsal araçların öğrencilerden daha öne konulduğuna ve üniversitelerin bir tüketim ürünü gibi pazarlanmak istendiğine ilişkin örnekler bulacaksınız.

Diğer yandan, AKP döneminde çoğalan 2. Milliyetçi Cephe (MC) Hükümetini anımsatan üniversitelere hızla göz atacağız. 1977’de Türkiye’nin başına çöreklenen 2. MC Hükümeti, üç partiden (Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi) oluşuyordu. 2. MC üniversiteleri (Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş) için acaba neler söylenebilir? Ya da bu adları taşımayan ama bir partinin uzantısı gibi olan üniversiteler için?

Son olarak, üniversite yönetimlerinde kadınların yer alıp alamadığına göz atacağız. Mart 2019 tarihli bir AA haberinde, “Akademik hayattaki kadın oranı erkeklere yaklaştı,” başlığı ile, Türkiye’deki akademisyenlerin yüzde 44’ünün kadın olması önemli bir gelişme gibi vurgulanıyordu. Oysa aynı haberde, kadınların üniversite içerisinde önemli görevlere gelmelerinin oldukça ender olduğuna ilişkin sayılar da verilmişti. Dekanlık düzeyinde kadınların oranı ancak yüzde 18 kadardı. Rektörlük düzeyinde ise çok daha düşüktü: Yüzde 8. Bu dizide, kadınların üniversite yönetimlerinde hangi kademelere dek gelebildiğine ilişkin somut örnekler bulacaksınız.

Yarın başlıyoruz…