Yaşadığın sürece sen bir kelebeksin

29.03.2020 - Rıza Yalçın Koçak

Yaşadığın sürece sen bir kelebeksin
jacky73490

1991 yapımı Kızım Olmadan Asla (Not Without My Daughter) isimli film 28 Şubat arifesinde, 1996 yılında Show TV’de yayınlanmıştı. Geniş aile mensuplarının yine bir bira içip türkü söyleme, hemen akabinde sarhoş olup geçmiş defterleri açma faslına denk gelen filmi, epeyce kalabalık bir halde izlemiştik. Filmden sonra ziyadesiyle politik aile bireylerinin filmin böyle bir dönemde yayınlanmasına dair yaşadıkları memnuniyeti ifade ettiklerini hatırlıyorum. RefahYol hükümeti irticai icraatlarına devam ederken, “Acaba İran gibi mi olacağız?” sorusu toplumun beynini kemirirken bu filmin İran İslam rejiminin zulmünü gözler önüne sermesi coşkuyla karşılanmıştı. Tam yeri tam zamanıydı yani.

Ancak çocuk aklımla nasıl bir korkuya kapıldığımı çok net hatırlıyorum. Kafamda birbirinden rezil senaryolar uçuşuyordu. Burada elbette Küçük Emrah filmleri izledikten sonra günlerce kederlere gark olmama yol açan aşırı hassaslığımın da payı vardı. Ancak gözüme sokulan çok daha makro bir tehlikeydi ve üçüncü biralarını tüketen geniş aile mensuplarının yüz hatlarına bakılırsa gerçekleşme ihtimali epeyce kuvvetliydi. O vakit gerçekten tam yeri tam zamanı mıydı? Mevcut duruma dair tetikleyici işlev gören bu fiil gerçekleştirilmek zorunda mıydı? Bir teraziye koyulsa hangi menfaat daha ağır basıyordu?

Bırakalım uzun bir sürece yayılmış, -en basit ifadesiyle üzgün olma halini- direk yaşamsal tehlikenin kabak gibi ayan durumuna rağmen, buna dair tedbir alabilme hakkı tanınmayan milyarlarca insan söz konusu. Depresyonun sınıfsal niteliğini ortaya koyup haklı olarak ezici bir çoğunluğun depresyonunu ayakta geçirmek zorunda kaldığı ifade ediliyor. Hafif bir soğuk algınlığını ayakta geçirmek gibi. Hal böyle iken tetikleyici unsurların bombardımanvari bir şekilde geniş kitlelerin üzerine atılmasını nasıl ele almak gerekiyor?

Açıklamaya çalışacağım. Sosyal medyanın nasıl bir çukura dönüştüğüne dair makul her insanın hemfikir olduğunu düşünüyorum. Pamuk ipliğine bağlı kantarın topuzunu kaçırdığınız vakit kendinizi bir distopyanın dibinin dibinde bulmanız çok olası. Bu kadar kirliliğe maruz kalmışken virüs etkisini yitirdikten sonra nasıl yaşamı yeniden örgütleyeceğimize dair orijinal bir fikrim yok. Çünkü “dünyayı yedi aile yönetiyorcu” bu arkadaşlara bakılırsa geleceğe dair somut bir öngörüye de lüzum yok. Anı, şuanı, kanırta kanırta korku, endişe ve telaş ile yaşamak ve yaşatmak. Evet, bence hizmet ettikleri tam olarak bu. Ya da belki ötesi. Bilmiyorum, şimdilik bu kadarını anlayabildim.

İnsanlar bir zaman Biri Bizi Gözetliyor evinde Doğu Anadolu’dan gelen puan durumunu bildiren Doğa Bey’i, şimdilerde Survivor’da adaya kimin veda edeceğinin belli olacağı konseyi bekledikleri gibi Sağlık Bakanı’nın konuşma yapmasını bekliyorlar. Bakan en az Doğa Bey kadar etkileyici ses tonu ve en az Acun kadar uyanık kişiliğiyle vaka, yapılan test ve ölü sayısına dair veriler paylaşıyor. Cumhurbaşkanı’na teşekkür ediyor. Cumhurbaşkanı ithalat ihracat diyor. Konut kredilerinde indirim falan. Aşırı heyecan dolu bir kirlilik çukurunun içinde debelendikçe debelenmemize vesile olunuyor.

Devlet eliyle yürütülen kirlilik elbette tek başına yeterli değil. Sosyal medya mecralarının her birindeki leşlik dudak uçuklatır türden. İnsanı yeniden yeniden “ulan ben bu zamanda bu insanlarla birlikte mi yaşıyorum?” şeklinde düşündürme kudretine mazhar mahiyette.

Eve kapanma halinin en çok ekmeğini yiyenlerden olan Netflix isimli dijital platformda her ne kadar 2019 yapımı olsa da şimdilerde dikkatleri üzerine çekip “Top 10” listesine girmeyi başarmış bir film var. “El Hoya (Platform)”

Filmin sinematik eleştirişini işinin erbaplarına bırakmakta fayda var. Yine de büyüyünce sinefil olmak isteyen biri olarak şunu söylemeden geçemem. Kardeşler, hali hazırda yapılan distopyaların yeterince anlaşılamadığını düşündüğünüz için mi her şeyi gözümüze gözümüze soktunuz böyle? Neden koca filmi ülkemizdeki yolsuzluk operasyonlarından haberdarmışçasına Bilale anlatır gibi anlattınız, bilemedik. Azıcık da gönül koyduk yapılan hepiniz geri zekâlısınız kıvamındaki muameleye, bilesiniz. Neyse konu bu değil. Konu, müşküle düşen bir insanın sınandıkça dönüşmesi şeklinde özetlenebilir. Pisliği, kusmuğu geçtim, nefsine yenik düşen bu dayı Allah muhafaza insan eti yedi.

Yine milyonlarca yürek ve akıllarda tek soru. Tam yeri tam zamanı mıydı? İnsanların karantinayı dibine kadar yaşadığı, kıtlık, yokluk, açlık, kapalı kalma hikâyelerinin alıp başını yürüdüğü şöylesi bir süreçte bir hapishanede kapalı kalan insanların giderek içgüdülerine teslim olma halini anlattınız da başınız göğe mi erdi? İnsanlar babasından atasından korkar, aynı odada yatamaz, 1 kiloluk paketten çıkan pirinci sayar oldu. Yakında Youtube da yemek tarifi videolarında eşinizin baldırından yapılabilecek 10 lezzetli yemek diye başlıklar okuyacağız neredeyse.

Derdiniz nedir anlamak çok zor. Herhalde bu zorluk hali yaşamda kaldığımız müddetçe de bize eşlik edecek. Olağanüstü bir durumda olduğumuza dair bır algı yaratılıyor ve sınıfsal niteliğine uygun olarak yönetiliyor. Durumun ciddiyetinin farkında olmak ve fakat yaratılan algıya teslim olmamak gerekiyor. Bu bombardımandan kurtulmak olası değil. Hasarlarını en aza indirebilmek içinse kendince yöntemler geliştirmek en mümkünü gibi görünüyor. José Saramago’nun şu sözünü de unutmadan elbette.

Kötü kader diye bir şey yoktur. 21. yüzyıl vardır. Ve bu yüzyıl, yavrucuğum bir kelebeği bile intihar ettirebilir”.

Belli ki, coğrafya, dna vs derken; kader listesine zamanı da eklemek gerekiyor.

Kategoriler: Avrupa, Kültür ve medya, Orijinal içerik
Tags: , , , , , , ,

Bülten

Elektronik posta adresini gir ve günlük haberleri sana gönderelim

Search

International Campaign to Abolish Nuclear Weapons

International Campaign to Abolish Nuclear Weapons

Arşivler

xpornplease pornjk porncuze porn800 porn600 tube300 tube100 watchfreepornsex

Except where otherwise note, content on this site is licensed under a Creative Commons Attribution 4.0 International license.

maltepe escort