17 Ağustos 1999 tarihli Marmara Depremi, önemli bir dönüm noktası olmanın yanında, toplumun en azından üç büyük ders çıkarması için olanak sağlamıştı. Bunlardan birincisi, insanın insana gereksinimi olduğuydu. İkincisi, her büyük deprem ardından “işte, ilahi adalet!” diye ortaya çıkan dinbazlar olacağıydı. Üçüncüsü ise, deprem ardından yaşanan dayanışmanın toplumu dinçleştirdiği ve güçlendirdiği idi.

Deprem ardından başlayan arama kurtarma çalışmaları, insanlığın ne demek olduğunu bir kez daha gösterdi. Hiç tanımadıkları insanları bulmak ve kurtarmak için uzaklardan koşup gelen her ekip, milliyetçilerin, ırkçıların, dincilerin, hatta cinsiyetçilerin suratlarına büyük bir tokat demekti. Örneğin, Macaristan’dan gelen ve enkaz altındaki insanları kurtaranlar, kimseye cinsiyet, ten rengi, etnik köken, ana dili, vb. sormadılar. Hiçbir koşul koymadan çalıştılar; el uzattılar. Enkaz altındaki kişi, Macaristan’dan gelen ve onu kurtaran kişilerin tutumlarını milliyetçilik ve diğer berbat ideolojilerin neresine sığdırabilirdi ki?

Deprem sonrası yaşanan ölüm kalım anları ve benzeri yaşantılar büyük birer öğretmendir. Enkazın altındaki kişi, erkek elininin kadına, kadın elinin erkeğe değmemesi gerektiğine inananlardan biri olabilir. Bu inancının anlamsızlığını, ona elini uzatan kişinin eline tutunarak anlar. Kurtarılmayı bekleyen kişi, köpeklerin pis olduğuna ilişkin dogmalara inandırılmış biri olabilir. Bu inancın anlamsızlığını, kendisini koklayarak bulan köpeğin sıcak soluğunu hissettiğinde anlayabilir.

Marmara Depremi ardından Macaristan ve başka ülkelerden gelen insanlar, dünyaya ve yardım etmeye geldikleri ülkedeki herkese insanlığın dinlere, dogmalara ve düşmanlık üreten ideolojilere değil, insanlığa gereksinimi olduğunu gösterdiler.

Marmara Depremi aynı zamanda insanlığın doğaya ve bilime aykırı bir yaşam kurmaya çalışmasının, fay hatlarını, deprem olasılığını unutmuş gibi davranmasının ne denli büyük bir yanlış olduğunu da gösterdi. Doğayı olsa olsa bir sömürü nesnesi gibi görenler de büyük bir tokat yediler.

İnsanın doğanın bir parçası olduğunu kabul etmek yerine, insanların doğanın efendisi, dünyaya hükmetmek için seçilmiş bir yaratık olduğuna inananlara köpekler büyük bir ders verdi. Arama kurtarma çalışmalarına katılan köpeklerden birini, Macaristan’ın Miskolc kentinden gelen ekibin üyesi olan Mancs’ı anımsayalım.

Mancs, kendisi ve diğer köpeklere “pis”, “mundar”, “haram” diyenlerin gayet bol olduğu bir bölgede, depremden 82 saat sonra, dört yaşındaki Hatıra’nın enkazdan çıkarılmasını sağladı. Bunun ardından “kahraman” ilan edildi. Mancs ne bunu, ne de köpekler için söylenen pis sıfatları umursadı. Onun derdi kurtarmaktı. Mancs artık yaşamıyor ama doğduğu kentte heykeli var. Anısı yaşıyor.

Bütün bunlar bugüne, Elazığ‘daki depremin ardından rejimin yaptıklarına ışık tutuyor. Marmara Depremi ardından insanlığın önemi anlaşılmıştı. Bugün rejim insanlık istemiyor: kimi belediyelerden gönderilen yardımları siyasi nedenlerle geri çevirilmesi, bu rejimin insanların birbirlerine yardım etmesine karşı çıkacak denli insanlıktan uzak olduğunu gösteriyor. Rejim, deprem ardından yaşanan dayanışmanın toplumu dinçleştireceğini ve güçlendireceğini bildiği için elinde tuttukları dışında hiçbir kuruluşun devreye girmesini istemiyor. Çünkü insanları en zor anlarında, en zayıf olduklarında kendine muhtaç bırakmak bu rejimin stratejisi. Aralarında profesörlerin bile bulunduğu yandaş ağızlardan, yine “ilahi adalet” söylemi fışkırıyor. Onlar “ilim irfan” kaynakları. Bilimsel ve akılcı soruları soranlar ise birer “hain” çünkü rejim dinbaz ve hilebaz. Depremi bile düşmanlık üretmek ve rejimi sürdürmek için kullanmaktan kaçınmıyor!

Deprem büyük birer öğretmendir. Bu rejimi tanımak isteyenlere duyurulur.